Bazen dondurmak ister insan duyularını hislerini. Dondurmak ister ki hissetmesin, acıyı, hatta sevinci. Şoklanmış, derin dondurucuya atılmış duygularınız oldu mu sizin de bilmiyorum ama ben zaman zaman denerim duygularımı şoklayarak dondurmayı. Ama genelde başarılı olduğumu söyleyemem. Donduramadığımı öyle anlarım ki sürekli bir sızı içimde, ince ince sızlatır yüreğimi. Sanki bir labirentte, çıkış yolunu kaybetmek gibidir bu hal. Yahutta bulmak istememek. Hangisi olduğu çok önemli aslında birinde çıkış için çaba diğerinde çıkmak istiyor gibi yapıp çıkamamak. Acıyla beslenmeye alışmak yahut umutsuzluk girdabına yakalanmak.
Çevremi umutsuzluktan örtülerle kapatıp, ruhumu evham ve endişe kuyusuna atarak kaybolduğum, yok olduğum, görünmez olmak istediğim, alabildiğine kaçtığım en sevdiğim arkadaşlarımla bile vakit geçirmekten sıkıldığım kendi içime kendimi hapsettiğim günlerden birinde, gönlümün aynasında bir ışıltıyla gözlerim kamaştı. Israrsız ama varlığını belli eden bir ışığa gönlünü açmamak ne mümkün? Bir de bakıyorum ki karşımda. Harika bir dost. Beni alabildiğine güler yüzle, sevecen, candan, çıkarsızca çekip güneşin hala ısıttığını söyleyerek gülümsetti.
Dost’un gönlü bir hudutsuz derya, dalga dalga sevgiyle bakıyor aleme. Yanımda, arkamda duruyor. Ne ayıplıyor ne yargılıyor sadece sükunet veriyor. Kayarsam düşmeyeyim, düşersem kalbim kırılmaya diye yanımda duruyor sadece. Ben darmadağınık, pejmürde bir halde iken, dostun varlığı ile toparlanmaya başladıysam da, rüyaların çok kısa sürdüğünü uyanınca anladım. Evet, hakiki dostluklar sadece rüyalarda kalmış. Ve rüyalarda çok çabuk bitiyor.
