18. yüzyıldan başlayarak Avrupa ülkelerinin çoğu ve Amerika Birleşik Devletleri kendi anayasalarında güçler ayrılığı ilkesine yer vermişler ve bu ilke anılan Anayasalarda bir temel taşı niteliği kazanmıştır. Türkiye de, Kurucu Meclis tarafından hazırlanan 1961 Anayasası'nda bu ilke önemli derecede yer almış ve sonraki 1982 Anayasasında da tekrar edilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde uygulanan "Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye" nin 1792. maddesinde hâkimlerin nitelikleri şöyle açıklanmaktadır:
"Hâkim; hakim (bilgili), fehim (anlayışlı), emin (doğru), metin, mekin (duygularına kapılmayan, sert) ve müstakim (dürüst) olmalıdır. O dönemde, hâkimler için öngörülen bu nitelikler ilgi çekicidir. Fatih Sultan Mehmet'in yargılanması olayı da bu konuda düşünmeye değer.
Bu ilkeler sadece o gün için değil elbet tüm zamanlar için geçerli, ilahi, tabii ve evrensel hukukun vazgeçilmez ilkeleridir.
Hakim adil olmalıdır, fehim olmalıdır, müstakim olmalıdır, emin, metin, mekin olmalıdır. Hareket ve işlemlerinde mutedil ( ılımlı, ortalama) olmalı, hiddet ve şiddetten sakınmalıdır. Hakim, tarafların hiç birinden hediye kabul etmemelidir. Hakim, yakınlarının dışında hiç kimsenin davetine katılmamalıdır, fakat cenazeye ve hastalara gidebilir. Hakim, gam, keder, açlık ve uykusuzluk gibi, salim düşünmeye mani olacak arızalarla fikri durgun olduğu halde karar vermemeli, karara iştirak etmemelidir. Çünkü bu gibi hallerde ekseriye hata vaki olur. Hakim, doğru-yanlış iş çıkarmakla değil, isabetli ve adaletli hüküm vermekle mükelleftir.
Bu ilkelerin bir de tek tek açıklamalarını yazalım.
Hâkim, “fehim” olmalıdır. Hâkimin anlayışlı ve zeki olanı hâkimdir. Olayları çabuk kavrar. Hâkim, toplumu oluşturan herkesten farklı düşünür. İnsanlara karşı anlayışlıdır. Böylece farklılık yaratabilir. Yorumları bu nedenle toplumun genelinden farklıdır. Hâkim, bu farklılıklara hakîmse hâkim olur.
Hâkim, “müstakim” olmalıdır. Doğru kişi olarak kabul edilir. Dışarıdan etkilenmemeli ve dış baskılara kapalı olmalıdır. Bu bağımsız olmanın karakteristik sonucudur. Kişisel görüşlerini ve tercihlerini kararlarına yansıtmamalıdır. Hâkim, yansızdır. Yargılanan kişilere ve topluma karşı görünümü dahi yansız olmalıdır.
Hâkim, “emin” olmalıdır. Korkusuz ve korkmaz kimsedir. İnanan ve kendine güvenen kimse olmalıdır. Çünkü sanıkların adil yargılanma hakkı hakimin emin ve güvenilir olanına emanet edilmiştir. Vatandaşlar, adaleti hâkimden bekler. Kendini ona emanet eder. Hâkimin, emin ve güvenilir olduğunu ve onun adalete hakîm olduğunu bilir. Emanet eden yanılırsa önce yargı çöker. Yargı çökerse herkes altında kalır. Çöken çatının altında kalan hâkimlerde güvenilecek adaleti bulamaz. Dağıtacağı adalete hakîm olamayan hâkimler “emin” değillerse, çatı çöker. Hâkim kendine hakim olmalıdır
Hâkim, “mekin” olmalıdır. Çünkü, iktidar ve vakar sahibidirler. Hâkim, sakin olmadır. Hiddet buyurmamalıdır. Fevri davranmamalı ve yanlışlığa sürüklenmemelidir. Hâkim sakin ve rahatlığı ile güven verir vermelidir.
Hâkim “metin” olmalıdır. Bütün bu nitelikleriyle acılara karşı dayanıklıdır. Gücünü yitirmez. Metanetlidir. Hiç şaşkınlık göstermeyeceği için asıl suçlular onun karşısında şaşkınlık gösterir.” ( Osmanlı Adalet Teşkilatı Temel İlkelerinden alıntılandı.)
Şimdi bu ilahi, tabii ve evrensel hukukunda teme ilkeleri olan bu ilkeler ışığında Yüce Türk Yargısına ve Yargıçlarına şöyle uzaktan bir bakalım.
Hakim, yakınlarının dışında hiç kimsenin davetine katılmamalıdır. Oysa basından görüyoruz ki, hem de ülkemizin hayati konularında karar verecek kimi yargıçlarımız hem de fütursuzca bu ilkeyi ihlal etmektedir. Diyeceksiniz ki böyle bir yazılı kural mı var? Cevabımız; yoktur. Olması mı lazım? Pekim hakimin, polis arabasını durdurup beni mi dinliyorsunuz, neden takip ediyorsunuz diye kırmızı ışık kavgacıları gibi davranışlar sergilemesi ne derece doğrudur?
Geçenlerde bir duruşma izledim.
Kanımca, Hâkim, duruşma sırasında sanıklara, tanıklara, avukatlara, hiç kimseye sesini yükseltmez. Mahkeme salonlarında bağırmaz. Sanki sanıklar ve onların müdafileri kesin olarak suçlu imiş gibi tepeden ve yüksek perdeden hitap etmez. Yukardan bakınca acaba öyle mi gözüküyor ki? Bağırmakla, yüksek sesle hitap etmek arasındaki farkı hakim iyi ayarlamalıdır. Hakimin mimiklerinden, sözlerine kadar her davranışı önemlidir yargılananlar gözünde. Hakim önce kendine hakim olmalıdır.
Hakim, doğru-yanlış iş çıkarmakla değil, isabetli ve adaletli hüküm vermekle mükelleftir. Oysa bizim uygulamamızda hakimlerimiz belli sayıda iş çıkartmazlarsa terfi edemezler. Bu nasıl bir anlayıştır.
Hakim bir siyasi partinin üyesi olabilir mi? Nasıl ki bir türbanlı bayan hakim olamaz diyoruz zira görüşü bellidir. O zaman bir siyasi partinin üyesi iken aniden en yüksek mahkemenin üyesi olunca türbanını açmış mı olur hakim? Bu hakimin iştirak edeceği kararın toplum vicdanın da makes bulması ne kadar mümkündür? O zaman 367 kararı çıkınca avazı çıktığı kadar bağırmaz mı insanlar.
Hâkimin müstakim olanları; insanlar arasında milliyet, ırk, cinsiyet, dil, din, sınıf ve felsefi inanç ayrımcılığı yapmadan ve etnik kökenine bakmadan karar verirler. İnsanlar arasındaki “farklılıkların” ceza artırımı için “takdir” ve “teşdit” nedeni kabul edilmesine ya da böyle gözükmesine mani olmak için başta hakimler olmak üzere; herkesin hakîm, fehim, müstakim, emin, mekin ve metin olması gerekir.
