-
-
-
-
-
-
aşağıdaki yazı,saygı duyduğum abim Cemil kanca tarafından kaleme alınmış,benim tarafımdan sn.sitemizde üyelerimizin okumasına sunulmuştur....
GİCANİ HASAN
Gökçepınar’ın akılda kalan adamlarından biri de Hasan’dır. Babası Sürmeneli, annesi ise; Acaralıydı. Ona Gicani lakabını takan kimdi; bilmiyorum. Üç erkek kardeşin ortancasıydı ama ablalarını ve kendisinden küçük kızkardeşini de sayarsak, az çocuklu bir ailenin oğlu sayılmazdı. Onu akıllarda tutan da bu özelliği de değildi zaten. Yöre insanının “Tevekal” diye tanımladığı kişilerden biriydi.
Kardeşlerin en küçüğü Hüseyin ilkokul arkadaşımdı. Aramızda adından daha çok soyadı olan “Salihoğlu” namıyla anılırdı. Hem zeki, hem de girişken bir insandır.
Kendini bilmez köylüler, Gicani’ye deli muamelesini reva görseler de gerçekte o, “Her köyün bir delisi vardır” tanımına hiç mi hiç uymazdı. Onun sıkıntısı rakamlar ve harflerleydi.
Gicani denince akla gelen ilk şey temizliktir. Eski-yeni; üzerindeki her şey, her an temiz olmak zorundaydı. Lastik ayakkabılarına çamur bulaşsa, ya da üzerine bir damla çamur sıçrasa, kendini ilk bulduğu suyun başına atar; soğuk-sıcak demeden kirlenmiş ya da kirlendiğine inandığı her şeyi üzerinden çıkarmadan sudan geçirir; giysilerini de üzerinde kuruturdu. Yaz sıcaklarında bu, pek dert sayılmazdı. Karda, ayazda, buzda da aynı şeyi yapardı. Hastalık derecesindeki bu temizlik anlayışı köyün muzipleri tarafından tam bir eğlence haline getirilmişti.
Her gün tertemiz kıyafetlerle köyün kahvelerine giden Gicani’nin birden ortalığı birbirine katan sövmeli, saymalı naraları çıktığında; anlayın ki, muzibin biri güya bacak bacak üstüne atarken, çamurlu ayakkabılarını onun bir yerine değdirmiştir. Ya da yanından geçerken, sözümona farkında olmadan; pırıl pırıl parlayan lastik ayakkabılarından birine basmıştır.
Bu yanlışlıkların hiç biri ona karşı açıkça yapılamaz. Yapılmaya görsün; eğer açık havadaysa, kafasına taşı yemekten; eğer kapalı bir mekândaysa, sandalyeyi sırtında bulmaktan kurtulamaz. Gicani bu: Vururken hesaplı vurmaz. Allah ne verdiyse yüklenir. Herkes de bunu çok iyi bilir. Eğer birisi Gicani’ye bulaşmışsa, mutlaka bir yanlışlık (!) sonucu bulaşmıştır. Kirlenen giysiyi ya da ayakkabıyı temizleme telaşına düşen Gicani’nin o acıklı hali, eğlence arayan zıpırları güldürür. Aklı başında ve olgun insanlar bu duruma tepki gösterir. Hatta bulaşanlar sert bir dille uyarılır: “Ne istiyorsunuz Allah’ın garibinden? Tavuğunuza mı kış dedi? Gelmiş, adam gibi köşesinde oturmuş. Kime, ne zararı var?” Bu söz; Gicani’yi yumuşatmıştır. Suçlu durumunda bulunan kişi gider, Gicani’yi koltuğunun altına alıp göğsüne bastırır : “Halaoğli” der:
— Niyetim köti diyildi. İnan ki seni fark edemedum.”
Gicani bu göstermelik samimiyete tam inanmak üzereyken, köyün ayakkabı tamircisi Rüstem Hasan araya laf sıkıştırır:
—Han gibi kahvede koskoca Hasan’i fark edemedun! ? Uşak mi kanduriyisun?
Gicani birden kendisini kavrayan kolu iter:
—Oğlum sen bişe arayisun… Diyil mi Rusdem abi?”
—He Hasan. Ko gozinun usdine bi yumruk da anlasun anyayi konyayi.
Suçlu tek kalmıştır. Kahvedekilerin tamamı Gicani’nin yanında yer almıştır. Amaçları gürültü koparıp eğlenmektir. Köyün Kahvecisi ya Tonton Mustafa’dır, ya da aynı zamanda Muhtar olan Ali Rıza’dır.
Olay Muhtar’ın kahvesinde gerçekleşmişse, Gicani’nin taşkınlık yapması imkânsızdır. Çünkü Muhtar; Gicani’nin köyde en çok korktuğu kişidir. Aslında şakacı biri olan Muhtar; Gicani’yle eğlenmediği gibi eğlenenlere karşı da serttir.
Olay Tonton’un kahvesinde gerçekleşmişse, Tonton’un engelleme çabalarına rağmen, mutlaka gürültü kopacaktır. Sandalyeler fırlatılacak, masalar devrilecek, bazen camlar da kırılacaktır. Ortalık sakinleşince kırık dökük ne varsa, sayılacak; şehre inilip yenisi getirilecek, yerine konulacaktır. Zavallı Tonton; yeni gelen mefruşatın başına bir şey gelmesin diye Gicani’nin kafasını kapının eşiğinde görür görmez, ocaklığının başından yarı koşarak yarı yuvarlanarak onu karşılar. Sert bir yüz takınarak:
—At genduni dişari! At genduni dişari! Sağa kaç kere dedum oğlum oturursan kahvemde adam gibi otur diyine? Az bi şaka yapildimi her şeyi dağitiyisun.
—Musdava ağbiyum canuni yiyim: Beni pirakmayiler. Muhdar da kızayi bağa. De bakalum: Neriye gidiyim?
Tonton aslında merhametli bir adamdır. Bu yalvarmaya dayanamaz. Onu içeri alır ama her an tetiktedir. Yüzünü oturanlara çevirir:
—Uşaklar! Allah’ini seven habuğa takılmasun…
Bu ilanatıyla Hasan’ın geldiğinden haberi olmayanları da uyandırmış olur. Tonton’u çileden çıkarmak niyetinde olanlar için de bir kapı aralanmıştır.
1971 yılında ortaokul öğrencisiyken, ilk uzak gurbetimi İzmit’e yapmıştım. Oraya gittiğimde Salihoğlu ve Gicani’yle de buluştuk. Onların dışında aynı şantiyede Zikri, Emrullah, Nevzat, Kefeli Muhammet ve bizim Kaptan (Mahmut Kalfa) da vardı. Patronumuz babamın amcazadesi Ali Şükrü Kanca’ydı. Okullar açılıncaya kadar onlarla birlikte çalıştım. Ali Şükrü Kanca; Gicani’nin durumunun öğrenmekte gecikmemişti. Gicani’yi çivi sökme işine vermişti. Haftalıkları öderken sordu:
—Oğlum Hasan! Senin yevmiyeni kaçtan yapalım?
—Ali Şükri Abi 25’ten bi kuruş aşşağa çalişmam. Gormiysun mi? Anam dinum ağlayi.
“Tamam, da” dedi Ali Şükrü:
—Ben senin için 30 Lira düşünmüştüm.
—Valaha olmaz! Billaha olmaz!
30 Lirayı düşük bulduğu anlaşılan Hasan birden hararetlendi:
—Şindi işüni şey etturma bağa. Ben ne diyisam oni verecesun.
Ali Şükrü bıyık altından gülerek “Salihoğlu” dedi: “ Hasan’ın yevmiyesi de 25 oldu.” Parayı sayıp Hasan’a uzattı.
—Oni Hissiyin Abime ver. O bağa her şeyi alur.
Hüseyin gülerek parayı aldı.
—Doğri mi vermiş Hissiyin Abi?
“Tabi tabi” dedi Salihoğlu:
—Sen bişe diyecesun da o olmiyacak! Mümkün mü?
Hasan, sevdiği insanlara kendinden yaşça büyük ya da küçük olmasına bakmaksızın “Abi” derdi. Onlardan biri bendim, diğeri de kardeşim Zikri’ydi. Bize nazının geçtiğini de bilirdi.
Temizliğinin yanında onun bir başka özelliği de güzel giyinme hevesiydi. Bucak Müdürü, köyün öğretmenleri ve kentte okuyan öğrencilerin dışında, köylülerden takım elbise giyip kravat takan yoktu. En büyük isteği de bu tip bir kıyafetinin olmasıydı. Nihayet İzmit’te o kıyafete kavuşup muradına ermişti. Öyle bir sevinmişti ki, dünyalar onun olmuştu.
Çalışmadığımız bir gün Hasan; harcı âlem kıyafetlerini kuşandı, gıcır gıcır ayakkabılarını giydi, sıra kravata gelince bir de ne görsün? Binbir itina ile katlayıp kılıfına yerleştirdiği kravatı buruşturulup bir kenara tıkılmıştı. Onu koğuşta; cinleri tepesine çıkmış bas bas bağırırken buldum : “ Bu gravati hangi imansuz bu hala geturdi? Haşşindi gelup bağlasun. Saymağa başlayacağum ha!” diye tepinip duruyordu. Her yerde olduğu gibi şantiyemizde de muzipler eksik değildi. Hasan’ın infiallerini benden başka işiten olmadı. Olduysa da herkes o bölgeden uzaklaştı. O kavrulan Ağustos gününde niyeti; siyah takımlarını, güneş gözlüklerini, Ali Şükrü’nün ona hediye ettiği fötr şapkasını kuşanıp Leyla Atakan Fuarında boy göstermekti. Kravatın öyle ip gibi durması her şeyi bozuyordu. Nereden akıl ettiyse, birden bana döndü ; “Ağbiyum” dedi : “ Bak buni ne hala geturmiş imansuzlar! Sen okumiş adamsun. Gravat bağlamayi bi tek sen bilürsun. Habuğa bi el at ne olu?” Kravatını bağladım, usulünde boynuna taktım. “Oldu mu Hasan?” dedim. “Eskisinden da iyi” dedi.
1980’li yılların başında köyden ayrıldıktan sonra köye ancak iki yılda-üç yılda bir gidebiliyordum. Her gidişimde beni “ağbiyum” diye karşılıyordu. 1990’lı yılların sonlarına doğru da köyde buluşma imkânımız olmuştu. İyice zayıflamış, yaşlı bir adamın görünümüne bürünmüştü. Yine öyle tertemizdi. Beni unutmuştur diye düşünüyordum. Sesimi duyar duymaz koştu: “Ağbiyum gelmiş” dedi, “Nerelerdeyidun?” diye sordu. Konuşmasının devamı içimi burktu: “Sen da Hissiyin ağbiyum gibi kayboldun. Oni gördun mi? Görursan de oğa ki Hasan seni çok gariplanmiş.” Salihoğlu da köyden göç edenler kervanına katılalı yıllar olmuştu. Onunla aynı yerde olmadığımızı Hasan’a söyleyemezdim. “Selamını söylerim Hasan” dedim.
Bir dahaki gidişimde Hasan’ın aramızdan ebediyen ayrıldığını öğrendim. Pek çok anılarımızı bölüştüğümüz arkadaşımdı. Bir anımız daha vardı ki, onu da anlatmak istedim.1980’li yılların başında bir kış günü Salihoğlu’nun davetlisiydim. Birlikte evlerine gittiğimizde Hasan’ı sıcak sobanın başında oflayıp puflarken bulmuştum. Salihoğlu durumunu anlattı: Sağ elinin işaret parmağına kıymık kaçmış, dokundurtmadığı için de zamanla apse yapmış. “Bakayım Hasan” dedim. “Çok aciyi ağbiyum!” dedi.
Onu zor bin bela ikna ettim. Jileti ısıttım, kolonyaladım; parmağı yardım. Öyle bir yerinden fırladı ki, onu zaptetmeye çalışan Salihoğlu’nu da sırt üstü devirdi. Belki iki saat irini boşaltmak için yalvardıktan sonra operasyonu bitirebildik. Kaç gecedir uyuyamıyormuş. O gece rahat bir uyku çekti. Bu olay yüzünden bana karşı kin saklayabilir diye düşünmüştüm ama o her zamanki gibi beni sevinçle karşıladı.
Gicani lakabına tepki göstermezdi. Hatta küçük çocukları severken, “Gicani! Gicani!” diye severdi. Gicani hangi dilin kelimesiydi? Ne anlama geliyordu? Bugün bile bilmiyorum ama çocukları severken söylendiğine göre; sevimli bir anlamı olmalıydı.
Hasan, pek çoklarının reva gördüğü gibi köyün delisi değildi. O, Gökçepınar’ın en sevimli yüzüydü. Bende kalan selamını bildirmek görevimdi. Onu yerine getiriyorum.
İzmir, 30 Nisan 2009
-
aşağıdaki yazı,saygı duyduğum abim Cemil kanca tarafından kaleme alınmış,benim tarafımdan sn.sitemizde üyelerimizin okumasına sunulmuştur....
GİCANİ HASAN
Gökçepınar’ın akılda kalan adamlarından biri de Hasan’dır. Babası Sürmeneli, annesi ise; Acaralıydı. Ona Gicani lakabını takan kimdi; bilmiyorum. Üç erkek kardeşin ortancasıydı ama ablalarını ve kendisinden küçük kızkardeşini de sayarsak, az çocuklu bir ailenin oğlu sayılmazdı. Onu akıllarda tutan da bu özelliği de değildi zaten. Yöre insanının “Tevekal” diye tanımladığı kişilerden biriydi.
Kardeşlerin en küçüğü Hüseyin ilkokul arkadaşımdı. Aramızda adından daha çok soyadı olan “Salihoğlu” namıyla anılırdı. Hem zeki, hem de girişken bir insandır.
Kendini bilmez köylüler, Gicani’ye deli muamelesini reva görseler de gerçekte o, “Her köyün bir delisi vardır” tanımına hiç mi hiç uymazdı. Onun sıkıntısı rakamlar ve harflerleydi.
Gicani denince akla gelen ilk şey temizliktir. Eski-yeni; üzerindeki her şey, her an temiz olmak zorundaydı. Lastik ayakkabılarına çamur bulaşsa, ya da üzerine bir damla çamur sıçrasa, kendini ilk bulduğu suyun başına atar; soğuk-sıcak demeden kirlenmiş ya da kirlendiğine inandığı her şeyi üzerinden çıkarmadan sudan geçirir; giysilerini de üzerinde kuruturdu. Yaz sıcaklarında bu, pek dert sayılmazdı. Karda, ayazda, buzda da aynı şeyi yapardı. Hastalık derecesindeki bu temizlik anlayışı köyün muzipleri tarafından tam bir eğlence haline getirilmişti.
Her gün tertemiz kıyafetlerle köyün kahvelerine giden Gicani’nin birden ortalığı birbirine katan sövmeli, saymalı naraları çıktığında; anlayın ki, muzibin biri güya bacak bacak üstüne atarken, çamurlu ayakkabılarını onun bir yerine değdirmiştir. Ya da yanından geçerken, sözümona farkında olmadan; pırıl pırıl parlayan lastik ayakkabılarından birine basmıştır.
Bu yanlışlıkların hiç biri ona karşı açıkça yapılamaz. Yapılmaya görsün; eğer açık havadaysa, kafasına taşı yemekten; eğer kapalı bir mekândaysa, sandalyeyi sırtında bulmaktan kurtulamaz. Gicani bu: Vururken hesaplı vurmaz. Allah ne verdiyse yüklenir. Herkes de bunu çok iyi bilir. Eğer birisi Gicani’ye bulaşmışsa, mutlaka bir yanlışlık (!) sonucu bulaşmıştır. Kirlenen giysiyi ya da ayakkabıyı temizleme telaşına düşen Gicani’nin o acıklı hali, eğlence arayan zıpırları güldürür. Aklı başında ve olgun insanlar bu duruma tepki gösterir. Hatta bulaşanlar sert bir dille uyarılır: “Ne istiyorsunuz Allah’ın garibinden? Tavuğunuza mı kış dedi? Gelmiş, adam gibi köşesinde oturmuş. Kime, ne zararı var?” Bu söz; Gicani’yi yumuşatmıştır. Suçlu durumunda bulunan kişi gider, Gicani’yi koltuğunun altına alıp göğsüne bastırır : “Halaoğli” der:
— Niyetim köti diyildi. İnan ki seni fark edemedum.”
Gicani bu göstermelik samimiyete tam inanmak üzereyken, köyün ayakkabı tamircisi Rüstem Hasan araya laf sıkıştırır:
—Han gibi kahvede koskoca Hasan’i fark edemedun! ? Uşak mi kanduriyisun?
Gicani birden kendisini kavrayan kolu iter:
—Oğlum sen bişe arayisun… Diyil mi Rusdem abi?”
—He Hasan. Ko gozinun usdine bi yumruk da anlasun anyayi konyayi.
Suçlu tek kalmıştır. Kahvedekilerin tamamı Gicani’nin yanında yer almıştır. Amaçları gürültü koparıp eğlenmektir. Köyün Kahvecisi ya Tonton Mustafa’dır, ya da aynı zamanda Muhtar olan Ali Rıza’dır.
Olay Muhtar’ın kahvesinde gerçekleşmişse, Gicani’nin taşkınlık yapması imkânsızdır. Çünkü Muhtar; Gicani’nin köyde en çok korktuğu kişidir. Aslında şakacı biri olan Muhtar; Gicani’yle eğlenmediği gibi eğlenenlere karşı da serttir.
Olay Tonton’un kahvesinde gerçekleşmişse, Tonton’un engelleme çabalarına rağmen, mutlaka gürültü kopacaktır. Sandalyeler fırlatılacak, masalar devrilecek, bazen camlar da kırılacaktır. Ortalık sakinleşince kırık dökük ne varsa, sayılacak; şehre inilip yenisi getirilecek, yerine konulacaktır. Zavallı Tonton; yeni gelen mefruşatın başına bir şey gelmesin diye Gicani’nin kafasını kapının eşiğinde görür görmez, ocaklığının başından yarı koşarak yarı yuvarlanarak onu karşılar. Sert bir yüz takınarak:
—At genduni dişari! At genduni dişari! Sağa kaç kere dedum oğlum oturursan kahvemde adam gibi otur diyine? Az bi şaka yapildimi her şeyi dağitiyisun.
—Musdava ağbiyum canuni yiyim: Beni pirakmayiler. Muhdar da kızayi bağa. De bakalum: Neriye gidiyim?
Tonton aslında merhametli bir adamdır. Bu yalvarmaya dayanamaz. Onu içeri alır ama her an tetiktedir. Yüzünü oturanlara çevirir:
—Uşaklar! Allah’ini seven habuğa takılmasun…
Bu ilanatıyla Hasan’ın geldiğinden haberi olmayanları da uyandırmış olur. Tonton’u çileden çıkarmak niyetinde olanlar için de bir kapı aralanmıştır.
1971 yılında ortaokul öğrencisiyken, ilk uzak gurbetimi İzmit’e yapmıştım. Oraya gittiğimde Salihoğlu ve Gicani’yle de buluştuk. Onların dışında aynı şantiyede Zikri, Emrullah, Nevzat, Kefeli Muhammet ve bizim Kaptan (Mahmut Kalfa) da vardı. Patronumuz babamın amcazadesi Ali Şükrü Kanca’ydı. Okullar açılıncaya kadar onlarla birlikte çalıştım. Ali Şükrü Kanca; Gicani’nin durumunun öğrenmekte gecikmemişti. Gicani’yi çivi sökme işine vermişti. Haftalıkları öderken sordu:
—Oğlum Hasan! Senin yevmiyeni kaçtan yapalım?
—Ali Şükri Abi 25’ten bi kuruş aşşağa çalişmam. Gormiysun mi? Anam dinum ağlayi.
“Tamam, da” dedi Ali Şükrü:
—Ben senin için 30 Lira düşünmüştüm.
—Valaha olmaz! Billaha olmaz!
30 Lirayı düşük bulduğu anlaşılan Hasan birden hararetlendi:
—Şindi işüni şey etturma bağa. Ben ne diyisam oni verecesun.
Ali Şükrü bıyık altından gülerek “Salihoğlu” dedi: “ Hasan’ın yevmiyesi de 25 oldu.” Parayı sayıp Hasan’a uzattı.
—Oni Hissiyin Abime ver. O bağa her şeyi alur.
Hüseyin gülerek parayı aldı.
—Doğri mi vermiş Hissiyin Abi?
“Tabi tabi” dedi Salihoğlu:
—Sen bişe diyecesun da o olmiyacak! Mümkün mü?
Hasan, sevdiği insanlara kendinden yaşça büyük ya da küçük olmasına bakmaksızın “Abi” derdi. Onlardan biri bendim, diğeri de kardeşim Zikri’ydi. Bize nazının geçtiğini de bilirdi.
Temizliğinin yanında onun bir başka özelliği de güzel giyinme hevesiydi. Bucak Müdürü, köyün öğretmenleri ve kentte okuyan öğrencilerin dışında, köylülerden takım elbise giyip kravat takan yoktu. En büyük isteği de bu tip bir kıyafetinin olmasıydı. Nihayet İzmit’te o kıyafete kavuşup muradına ermişti. Öyle bir sevinmişti ki, dünyalar onun olmuştu.
Çalışmadığımız bir gün Hasan; harcı âlem kıyafetlerini kuşandı, gıcır gıcır ayakkabılarını giydi, sıra kravata gelince bir de ne görsün? Binbir itina ile katlayıp kılıfına yerleştirdiği kravatı buruşturulup bir kenara tıkılmıştı. Onu koğuşta; cinleri tepesine çıkmış bas bas bağırırken buldum : “ Bu gravati hangi imansuz bu hala geturdi? Haşşindi gelup bağlasun. Saymağa başlayacağum ha!” diye tepinip duruyordu. Her yerde olduğu gibi şantiyemizde de muzipler eksik değildi. Hasan’ın infiallerini benden başka işiten olmadı. Olduysa da herkes o bölgeden uzaklaştı. O kavrulan Ağustos gününde niyeti; siyah takımlarını, güneş gözlüklerini, Ali Şükrü’nün ona hediye ettiği fötr şapkasını kuşanıp Leyla Atakan Fuarında boy göstermekti. Kravatın öyle ip gibi durması her şeyi bozuyordu. Nereden akıl ettiyse, birden bana döndü ; “Ağbiyum” dedi : “ Bak buni ne hala geturmiş imansuzlar! Sen okumiş adamsun. Gravat bağlamayi bi tek sen bilürsun. Habuğa bi el at ne olu?” Kravatını bağladım, usulünde boynuna taktım. “Oldu mu Hasan?” dedim. “Eskisinden da iyi” dedi.
1980’li yılların başında köyden ayrıldıktan sonra köye ancak iki yılda-üç yılda bir gidebiliyordum. Her gidişimde beni “ağbiyum” diye karşılıyordu. 1990’lı yılların sonlarına doğru da köyde buluşma imkânımız olmuştu. İyice zayıflamış, yaşlı bir adamın görünümüne bürünmüştü. Yine öyle tertemizdi. Beni unutmuştur diye düşünüyordum. Sesimi duyar duymaz koştu: “Ağbiyum gelmiş” dedi, “Nerelerdeyidun?” diye sordu. Konuşmasının devamı içimi burktu: “Sen da Hissiyin ağbiyum gibi kayboldun. Oni gördun mi? Görursan de oğa ki Hasan seni çok gariplanmiş.” Salihoğlu da köyden göç edenler kervanına katılalı yıllar olmuştu. Onunla aynı yerde olmadığımızı Hasan’a söyleyemezdim. “Selamını söylerim Hasan” dedim.
Bir dahaki gidişimde Hasan’ın aramızdan ebediyen ayrıldığını öğrendim. Pek çok anılarımızı bölüştüğümüz arkadaşımdı. Bir anımız daha vardı ki, onu da anlatmak istedim.1980’li yılların başında bir kış günü Salihoğlu’nun davetlisiydim. Birlikte evlerine gittiğimizde Hasan’ı sıcak sobanın başında oflayıp puflarken bulmuştum. Salihoğlu durumunu anlattı: Sağ elinin işaret parmağına kıymık kaçmış, dokundurtmadığı için de zamanla apse yapmış. “Bakayım Hasan” dedim. “Çok aciyi ağbiyum!” dedi.
Onu zor bin bela ikna ettim. Jileti ısıttım, kolonyaladım; parmağı yardım. Öyle bir yerinden fırladı ki, onu zaptetmeye çalışan Salihoğlu’nu da sırt üstü devirdi. Belki iki saat irini boşaltmak için yalvardıktan sonra operasyonu bitirebildik. Kaç gecedir uyuyamıyormuş. O gece rahat bir uyku çekti. Bu olay yüzünden bana karşı kin saklayabilir diye düşünmüştüm ama o her zamanki gibi beni sevinçle karşıladı.
Gicani lakabına tepki göstermezdi. Hatta küçük çocukları severken, “Gicani! Gicani!” diye severdi. Gicani hangi dilin kelimesiydi? Ne anlama geliyordu? Bugün bile bilmiyorum ama çocukları severken söylendiğine göre; sevimli bir anlamı olmalıydı.
Hasan, pek çoklarının reva gördüğü gibi köyün delisi değildi. O, Gökçepınar’ın en sevimli yüzüydü. Bende kalan selamını bildirmek görevimdi. Onu yerine getiriyorum.
İzmir, 30 Nisan 2009
-
Merhaba Hocam.
Ilçemizde Yapılmakta Olunan Baraj Için Belirlenen Istimlak Bedelleri çok Komik Rakamlaratekammül Ediyor.sulak Arazi Için Dönümü 1000metrekaresi 6,500 (altıbinbeşyüz)lira Kıraç Arazi Için 2,500 Lira.ki Sulama Kanalları Ile ırmaktan Su Alınabiliyor Mantığa Bakılırsa Kıraçta Değil.sulak Arazide Kızılırmaktan Alınan Su Ile Yani Motor Kurmadan Kuyu Açmadan Direk Kızılırmaktan Alınan Su Ile Tarım Yapılıyor Ve Verimli Topraklar.rakam çok Komik Itiraz Için Yüklenici X Firmalar Bizim Yerimize Itirazı Mahkemeye Intikal Ettireceklerini Beyan Ediyorlar Ve Bizim Dava Açamıyacağımızı Söylediler.bu Miktara Dava Açacağız Fakat Manevi Tazminatta Alınamaz Mı Insanlara Verecekleri Para Bir Ev Bile Almıyor Ama Insanlar Işsiz Kalacak.alışkanlıklarından,topraklarından,köylerin den Olacaklar Rakamı Duyunca Iyice Sinir Oldum.ne Yapmamız Gerekir.teşekkür Ederim.yardımlarınızı Bekliyorum
-
Hertürlü mücadelede asıl olan siklet merkezidir.Ana damardır.İşleyen değil işleten ana unsurdur.
Beyin çalışmazsa diğer organlarda boş kasnak gibi döner durur.....
Emir komuta alamazsa ,kaynaktan yönlendirilip beslenmezse bir zaman sonra kuruyup gider.
Köküne kibrit suyu dökmek bu olmalı.......
Damarları besleyen kanı kesersen hücreler akışı sağlayamaz.Öyle veya böyle organ ,birim zafiyetin ardından yıkılır gider.
Bataklığı kurutmadan sivrisineklerle mücadelenin anlamı olmaz.Sivrisineğin kazanma şansı olmasada uykuyu sarsar; rahatsızlık verir.
Bataklık neyle beslenir? Akan çaylar, akan derelerin kolları ile mi?
Bataklığa sürekli ilaç sıkmak niye?
Herdaim ,aynı şekilde gelmeyecek mi bu sinekler?
Kolları keseceksin; akışı durduracaksın.......
Susuz kalan toprakta sivrisinek üremez.
Temelli çözüm bulacaksın, sürekli ameliyatla hastayı kevgire döndürmeyeceksin.
Beyni bul.Beyinsiz kıl.Kaynağı kökten kurut.
Yoksa ilaçlama kampanyalarıyla kendini avutma........
Çokça zaman ve para kaybettin.Sıtmadan ölenleri eklemedim bile.
BEYİN kanla beslenir.
Kan ise mideyle ........
-
-
-
-
-
'Evet, Domuz Gribi bir biyolojik silah'
"Mekanik silahlar, tank, top gibi savaş silahları bundan sonra kullanılmayacak! Peki o zaman ne olacak derseniz, bundan sonra virüsler aracılığı ile biyolojik savaşlar olacak!" Gündemden düşmeyen virüsler hakkında tüm gerçekler… Mikrobiyoloji uzmanı Emekli Tabip Binbaşı Doktor Domuz Gribi'nı yorumluyor. iyibilgi özel

Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı Nükleer Biyolojik Kimya Okulu`nda 1985-87 yılları arasında biyolojik harp dersleri veren ve halen
Konya`da özel tıbbi tahlil laboratuvarı işleten Mikrobiyoloji uzmanı Emekli Tabip Binbaşı Dr. Salim Calp iyibilgi’ye özel açıklamalar yaptı. Calp, “Bundan sonraki savaşlar nükleer ve biyolojik savaşlar olacak. Bir ülke öldürücü yapay bir virüs geliştirip, kendi insanlarını bu virüse karşı dayanıklı hale getirip, ele geçirmek istediği ülke topraklarına virüs yayabilir. O ülkedeki veya kendi ülkesi dışında dünyadaki tüm insanlığı yok etmek ve dünyayı ele geçirmek için uğraşabilir” dedi.
İşte kuş, kene, fare ve domuzlardan yayılan virüsler biyolojik silah mı sorusunun cevapları, işte Dr Salim Calp’in açıklamaları:
“Mekanik silahlar, tank, top gibi savaş silahları bundan sonra kullanılmayacak! Bundan sonraki savaşlar nükleer biyolojik savaşlar olacak. Virüsü nasıl yaydığını tespit etmek mümkün değil! Hollywood filmlerinde bu tür felaket senaryolarından yüzlercesi yer alıyor… Bu bir mesaj bile olabilir!”
ABD, İngiltere, Belçika, Hollanda gibi ülkeler gelecekleri için güvenli topraklar arıyor!
“Buzulların erimesi ile önümüzdeki yıllarda İngiltere, Belçika, Hollanda gibi ülkeler sular altında kalacak. Bu herkesin bildiği bir konu! Peki bunu bilen ülkeler boş durur mu? İnsanlar artık gelecekleri için güvenli topraklar arıyor, yüksek rakımlı yerlerde ve göz koyduğu topraklara da, durup dururken top, tüfek gibi silahlarla saldırmaları da mümkün olmadığına göre, havadan, karadan veya denizden yapay bir virüs yayabilirler. Veya göz koydukları ülkeye saldırmak için bahane üretebilirler! Afganistan ve Irak’ın bulunduğu coğrafyayı düşünün, ABD’deki ikiz kule saldırılarını hatırlayın, ardından gelişen olaylar kimin lehine oldu?”
Virüs deneme amaçlı da yayılabilir
“Yapay bir virüs yapılırken çeşitli deneyler yapılır, virüslerin yapıları zamanla değişikliğe uğrar ve teşhis edilmesi güçleşir. Teşhis edilmesi güçleştikçe de korunmak imkânsız hale gelir! İşte biyolojik harp silahı üreten ülkeler ürettikleri biyolojik silahın gücünü denemek için de virüs yayabilirler.
İşte son yıllarda sık sık ortaya çıkan, insan, hayvan ve bitki canlı hayatını tehdit eden, Kuş Gribi, Kırım Kongo, Hanta, Domuz Gribi virüslerin de deneme amaçlı yayıldığı da düşünülebilir.”
Tespit etmek çok güç!
“Biyolojik silahlar hava, deniz veya karayolu ile herhangi bir ülkeye rahatlıkla bulaştırılabilir. Bunları tespit etmek son derece güçtür.
Bu biyolojik harp maddeleri, ülkede çok büyük maddi ve sağlık sorunlarına yol açabilir. Aslına bakarsanız biyolojik silahlar 20.yüzyıl başlarından itibaren denenmeye başlandı.
1.Dünya Savaşı’ndaki Veba salgınını hatırlayın. Bir anda milyonlarca insan yok olmuştu. Bunun da fareler aracılığı yayılan bir biyolojik silah olduğu iddia edildi. Veba biyolojik silahlar listesinde ilk sıralarda yer alır.
10-15 yıl önce Ege Bölgesi’nde yetişen tütünlerde çok sık “mavi küp” hastalığı oluyordu. Tütünler ve yetiştirici çiftçiler büyük zarar görüyordu. O zaman da çiftçiler bunun Yunanlılar tarafından atılan bir biyolojik silah olduğunu iddia etmişlerdi.
AIDS virüsü çıktığı zaman yaptığımız araştırmalardan sonra, ABD’de “Biyolojik Harp Silahı” yapım yerinde bu yapay virüsün üretildiğini ve bir astsubay tarafından dışarıya taşındığını iddia etmiştik.
Tekrar ediyorum bundan sonra kimyasal silahlarla savaş olmayacak! Bundan sonraki devir biyolojik silahlarla (virüsler ve mikroplarla) biyolojik savaşlar devri!”
Bu virüsler nasıl ürüyorlar, korunmanın yolu yok mu?
Calp’in bu tip virüslerden korunmak için önerileri ise şöyle:
- Virüslerden korunmak için öncelikle kapalı, güneş görmeyen, havasız ortamlardan uzak durmak gerekiyor. Virüsler güneş ışığına duyarlıdır, güneş ışığını görünce doğal olarak imha olurlar.
- Sık sık elleri yıkamak da çok önemli. Yani temizlik… Kötü alışkanlıklardan uzak durmak, ayakta hızlı ve bilinçsizce yiyip içmekten sakınmak! Aslına bakarsanız bizim atalarımızın geleneksel yaşam tarzı bize tüm doğruları öğretiyor… Çünkü geleneksel yaşam tarzı insan bağışıklık sistemini güçlendiren etkiler içeriyor.
- Cep telefonları da virüslerin yayılmasında etken! Ama bu hiç akla gelmeyecek şekilde, bir telefonunu ortalama iki yıl kullandığını düşünün, kaç defa temizleniyor? Neredeyse gün boyu kullandığımız bilgisayarları da aynı şekilde düşünmek gerek!
- Zehirli kimyasallarla dolu tarım ilaçları da virüslerin yayılmasında büyük etken teşkil ediyor. Hem tabiattaki bitki ve topraktaki faydalı böcekleri yok ediyor hem de bağışıklık sistemimizi zayıflatarak virüslerin yayılmasına zemin hazırlıyor.
- Vahşi kapitalizm, kenelerin çoğalmasında en büyük etkenlerdendir. Çünkü kenelerin çoğalmasına sebep kapitalizm ürünü zirai ilaçlardır. Tabiattaki canlılar öldürülerek canlı yaşam sürdürülemez! Tabiatın bir dengesi ve canlının da bir görevi var. Dünyada karasinekler olmasa dünya pislikten geçilmezdi! Neticede günümüzde insanlar para hırsı ile kendi kendini yok ediyor…
www.iyibilgi.com özel
-
İnternetin teknik doğası gereği, herhangibir içeriği internet ortamına sunan bir kişinin anonim kalabilmesi, yani kimliğinin tespitinin çoğu halde mümkün olmaması, içeriğin internet ortamında çok süratli bir şekilde çok geniş kitlelere iletilebilmesi, internet yoluyla yapılan kişilik hakları ihlallerini günümüzde çok önemli bir hale getirmiştir.
Türk İnternet.com / Yazar:
Av.Ali Osman Özdilek
Artık günlük yaşantımızın ayrılmaz bir parçası haline gelen internet, hayatımızı kolaylaştırmanın yanısıra kendine özgü bir çok sorunu da beraberinde getiriyor. Bu sorunlardan en sık rastlanılanı ise kişilik haklarına yapılan saldırılar.
İnternetin teknik doğası gereği, herhangibir içeriği internet ortamına sunan bir kişinin anonim kalabilmesi, yani kimliğinin tespitinin çoğu halde mümkün olmaması, içeriğin internet ortamında çok süratli bir şekilde çok geniş kitlelere iletilebilmesi, internet yoluyla yapılan kişilik hakları ihlallerini günümüzde çok önemli bir hale getirmiştir.
Bu yazıda internet üzerinden yapılan yayınlar yoluyla kişilik haklarına yapılan saldırılarda cevap ve düzeltme hakkının kullanılıp kullanılamayacağını ve kullanılabiliyorsa bunun ne şekilde olacağını ele alacağız.
Basın Yasası’na tabi basılı eserler (gazeteler, dergiler vb.) yoluyla yapılan kişilik hakları ihlallerinde veya 3984 sayılı Yasa’ya tabi televizyon aracılığıyla yapılan yayınlar yoluyla kişilik hakları ihlallerinde cevap ve düzeltme hakkının nasıl kullanılacağını ilgili yasalar düzenlemiştir. Buna karşın, 23 Mayıs 2007 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürülüğe giren 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun yürürlüğe girinceye dek, internet yoluyla yapılan yayınlar sonucu kişilik haklarının ihlalinde cevap ve düzeltme hakkının kullanılması mümkün olmuyordu. Yaşanan bu durum çok sayıda insanın mağduriyetine yol açmıştı.
Türk hukukundaki bu eksiklik 5651 sayılı İnternet Yasası’nın 9. maddesi ile giderilmiştir. Yani artık 5651 sayılı Yasa’nın 9. Maddesine dayanarak internet yoluyla kişilik hakları ihlal edilenler cevap ve düzeltme haklarını kullanabileceklerdir.
9.maddenin ilk fıkrası cevap ve düzeltme hakkının kullanılmasına ilişkin usulü düzenlemektedir. Maddeye göre:
İçerik nedeniyle hakları ihlâl edildiğini iddia eden kişi, içerik sağlayıcısına, buna ulaşamaması halinde yer sağlayıcısına başvurarak kendisine ilişkin içeriğin yayından çıkarılmasını ve yayındaki kapsamından fazla olmamak üzere hazırladığı cevabı bir hafta süreyle internet ortamında yayımlanmasını isteyebilir. İçerik veya yer sağlayıcı kendisine ulaştığı tarihten itibaren iki gün içinde, talebi yerine getirir. Bu süre zarfında talep yerine getirilmediği takdirde reddedilmiş sayılır.
Maddeye göre bir hakkının yayınlanan bir içerik nedeniyle ihlal edildiğini düşünen kişi içerik sağlayıcısına buna ulaşamaması halinde ise yer sağlayıcısına başvurarak içeriğin yayından kaldırılmasını isteyecektir. 5651 sayılı Yasa’nın “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde “İçerik Sağlayıcı” ve “Yer Sağlayıcı” tanımları yapılmıştır. Buna göre içerik sağlayıcı;
f) İçerik sağlayıcı: İnternet ortamı üzerinden kullanıcılara sunulan her türlü bilgi veya veriyi üreten, değiştiren ve sağlayan gerçek veya tüzel kişileri,”
Yer sağlayıcı ise;
m. Yer sağlayıcı: Hizmet ve içerikleri barındıran sistemleri sağlayan veya işleten gerçek veya tüzel kişileri,
ifade eder.
Yani içerik sağlayıcı, ilgili içeriği internet ortamına sunan kişidir. Yer sağlayıcı ise uygulamada “hosting” firmaları olarak bilinen ve internet sitelerini barındırma hizmeti veren kişilerdir.
Uygulamada, hazırlanan cevap noter aracılığıyla gönderilecek bir ihtarname ile içerik sağlayıcıya veya yer sağlayıcıya gönderilmektedir. Bunlara tebliğden itibaren 2 gün içerisinde hazırlanan cevap yayınlanmazsa bu durumda talep reddilmiş sayılır.
Talebin reddedilmesi durumunda ne olacağını ise 9. maddenin devam eden fıkraları düzenlemiştir. Maddenin devam eden fıkralarında talebin reddi halinde izlenecek yol düzenlenmiştir. Buna göre:
2) Talebin reddedilmiş sayılması halinde, kişi onbeş gün içinde yerleşim yeri sulh ceza mahkemesine başvurarak, içeriğin yayından çıkarılmasına ve yayındaki kapsamından fazla olmamak üzere hazırladığı cevabın bir hafta süreyle internet ortamında yayımlanmasına karar verilmesini isteyebilir. Sulh ceza hâkimi bu talebi üç gün içinde duruşma yapmaksızın karara bağlar. Sulh ceza hâkiminin kararına karşı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre itiraz yoluna gidilebilir.
3)Sulh ceza hâkiminin kesinleşen kararının, birinci fıkraya göre yapılan başvuruyu yerine getirmeyen içerik veya yer sağlayıcısına tebliğinden itibaren iki gün içinde içerik yayından çıkarılarak hazırlanan cevabın yayımlanmasına başlanır.
4)Sulh ceza hâkiminin kararını bu maddede belirtilen şartlara uygun olarak ve süresinde yerine getirmeyen sorumlu kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. İçerik veya yer sağlayıcının tüzel kişi olması halinde, bu fıkra hükmü yayın sorumlusu hakkında uygulanır.
Görüldüğü üzere Türk hukukunda artık internet yoluyla yapılan kişilik haklarına saldırılara karşı gidilebilecek bir hukuki yol getirilmiştir. Böylece hukukumuzdaki önemli bir boşluk doldurulmuş olunmaktadır. Ancak madde kanaatimce kişilik haklarını da aşacak bir biçimde “hakları ihlal edilen kişiler” denilmek suretiyle kişilik haklarının dışındaki haklar için de geçerli kılındığı için uygulamada kişilik hakları dışındaki örneğin fikri mülkiyet haklarına ilişkin talepler için de bu yolun kullanılması gündeme gelebilecek ve bu bakımdan maddenin uygulanmasında bir belirsizlik yaşanabilecektir.
alıntı:
www.hukuki.net
-
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik imzasıyla yayımlanan genelgeye göre, bu eğitim-öğretim yılı,
12 Haziran 2009 Cuma günü sona erecek.
''Türkiye'nin coğrafi konumu ve bölgeler arası iklim farklılıkları ile turizm sezonunun değişkenlik göstermesi nedeniyle öğrencilerin ve velilerin olumsuz etkilenmemesi için''
24 Eylül 2009 Perşembe günü başlaması kararlaştırılan
2009-2010 eğitim öğretim yılı, 18 Haziran 2010 Cuma günü sona erecek. 2009-2010 eğitim-öğretim yılının ilk dönemi, 22 Ocak 2010 Cuma günü sona erecek. Yarıyıl tatili, 25 Ocak-5 Şubat arasında yapılacak. İkinci dönem, 8 Şubat Pazartesi günü başlayacak ve 18 Haziran 2010'da yaz tatiline girilecek.
Çalışma takvimi, bu tarihler dikkate alınarak, ''Milli Eğitim Bakanlığı Örgün ve Yaygın Eğitim Kurumlarının Çalışma Takvimi'' örneği esaslarına göre, valiliklerce düzenlenecek.
2010-2011 eğitim-öğretim yılının da 13 Eylül Pazartesi günü başlaması kararlaştırıldı.
AA
-
cagri uzerine calismada yillik izin sureleri nasil hesaplaniyor? cagri uzerine calisma sozlesmesinde farkli olarak belirlenme imkani var mi?
YILLIK ÜCRETLİ İZİN YÖNETMELİĞİ
Kısmi Süreli ve Çağrı Üzerine Çalışmalarda Yıllık Ücretli İzin
Madde 13 - Kısmi süreli ya da çağrı üzerine iş sözleşmesi ile çalışanlar yıllık ücretli izin hakkından tam süreli çalışanlar gibi yararlanır ve farklı işleme tabi tutulamaz.
Kısmi süreli ya da çağrı üzerine iş sözleşmesi ile çalışanlar iş sözleşmeleri devam ettiği sürece her yıl için hak ettikleri izinleri, bir sonraki yıl izin süresi içine isabet eden kısmi süreli iş günlerinde çalışmayarak kullanır.
Yukarıdaki esaslara göre izine hak kazanan kısmi süreli ya da çağrı üzerine çalışan işçilerle tam süreli çalışan işçiler arasında yıllık izin süreleri ve izin ücretleri konularında bir ayrım yapılamaz.
-
HARD-DISK tipi kadın:
Her şeyi hafızasında saklar.
RAM tipi kadın :
İşiniz bittiği anda sizi de unutur.
WINDOWS tipi kadın:
Herkes hiçbir şeyi doğru dürüst yapamadığını bilse de kimse onsuz yaşayamaz.
EXCEL tipi kadın:
Söylendiğine göre bir çok kabiliyeti olmasına rağmen bir çok kimse basit ihtiyaçlar için kullanır.
SCREENSAVER tipi kadın :
Eğlendirmekten başka hiçbir işe yaramaz.
INTERNET tipi kadın :
Erişilmesi zorlu olan tiptir.
SERVER tipi kadın :
İhtiyacınız olduğundan her zaman meşguldür.
MULTIMEDIA tipi kadın :
Korkunç şeylerin güzel gözükmesini saglar.
E-MAIL tipi kadın :
Her 10 sözünden 8´i anlamsızdır.
-
-
-
Yazan: April 27th, 2009, 5:07am MSD - Admin
İnternetin teknik doğası gereği, herhangibir içeriği internet ortamına sunan bir kişinin anonim kalabilmesi, yani kimliğinin tespitinin çoğu halde mümkün olmaması, içeriğin internet ortamında çok süratli bir şekilde çok geniş kitlelere iletilebilmesi, internet yoluyla yapılan kişilik hakları ihlallerini günümüzde çok önemli bir hale getirmiştir.
Türk İnternet.com / Yazar:
Av.Ali Osman Özdilek
Artık günlük yaşantımızın ayrılmaz bir parçası haline gelen internet, hayatımızı kolaylaştırmanın yanısıra kendine özgü bir çok sorunu da beraberinde getiriyor. Bu sorunlardan en sık rastlanılanı ise kişilik haklarına yapılan saldırılar.
İnternetin teknik doğası gereği, herhangibir içeriği internet ortamına sunan bir kişinin anonim kalabilmesi, yani kimliğinin tespitinin çoğu halde mümkün olmaması, içeriğin internet ortamında çok süratli bir şekilde çok geniş kitlelere iletilebilmesi, internet yoluyla yapılan kişilik hakları ihlallerini günümüzde çok önemli bir hale getirmiştir.
Bu yazıda internet üzerinden yapılan yayınlar yoluyla kişilik haklarına yapılan saldırılarda cevap ve düzeltme hakkının kullanılıp kullanılamayacağını ve kullanılabiliyorsa bunun ne şekilde olacağını ele alacağız.
Basın Yasası’na tabi basılı eserler (gazeteler, dergiler vb.) yoluyla yapılan kişilik hakları ihlallerinde veya 3984 sayılı Yasa’ya tabi televizyon aracılığıyla yapılan yayınlar yoluyla kişilik hakları ihlallerinde cevap ve düzeltme hakkının nasıl kullanılacağını ilgili yasalar düzenlemiştir. Buna karşın, 23 Mayıs 2007 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürülüğe giren 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun yürürlüğe girinceye dek, internet yoluyla yapılan yayınlar sonucu kişilik haklarının ihlalinde cevap ve düzeltme hakkının kullanılması mümkün olmuyordu. Yaşanan bu durum çok sayıda insanın mağduriyetine yol açmıştı.
Türk hukukundaki bu eksiklik 5651 sayılı İnternet Yasası’nın 9. maddesi ile giderilmiştir. Yani artık 5651 sayılı Yasa’nın 9. Maddesine dayanarak internet yoluyla kişilik hakları ihlal edilenler cevap ve düzeltme haklarını kullanabileceklerdir.
9.maddenin ilk fıkrası cevap ve düzeltme hakkının kullanılmasına ilişkin usulü düzenlemektedir. Maddeye göre:
İçerik nedeniyle hakları ihlâl edildiğini iddia eden kişi, içerik sağlayıcısına, buna ulaşamaması halinde yer sağlayıcısına başvurarak kendisine ilişkin içeriğin yayından çıkarılmasını ve yayındaki kapsamından fazla olmamak üzere hazırladığı cevabı bir hafta süreyle internet ortamında yayımlanmasını isteyebilir. İçerik veya yer sağlayıcı kendisine ulaştığı tarihten itibaren iki gün içinde, talebi yerine getirir. Bu süre zarfında talep yerine getirilmediği takdirde reddedilmiş sayılır.
Maddeye göre bir hakkının yayınlanan bir içerik nedeniyle ihlal edildiğini düşünen kişi içerik sağlayıcısına buna ulaşamaması halinde ise yer sağlayıcısına başvurarak içeriğin yayından kaldırılmasını isteyecektir. 5651 sayılı Yasa’nın “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde “İçerik Sağlayıcı” ve “Yer Sağlayıcı” tanımları yapılmıştır. Buna göre içerik sağlayıcı;
f) İçerik sağlayıcı: İnternet ortamı üzerinden kullanıcılara sunulan her türlü bilgi veya veriyi üreten, değiştiren ve sağlayan gerçek veya tüzel kişileri,”
Yer sağlayıcı ise;
m. Yer sağlayıcı: Hizmet ve içerikleri barındıran sistemleri sağlayan veya işleten gerçek veya tüzel kişileri,
ifade eder.
Yani içerik sağlayıcı, ilgili içeriği internet ortamına sunan kişidir. Yer sağlayıcı ise uygulamada “hosting” firmaları olarak bilinen ve internet sitelerini barındırma hizmeti veren kişilerdir.
Uygulamada, hazırlanan cevap noter aracılığıyla gönderilecek bir ihtarname ile içerik sağlayıcıya veya yer sağlayıcıya gönderilmektedir. Bunlara tebliğden itibaren 2 gün içerisinde hazırlanan cevap yayınlanmazsa bu durumda talep reddilmiş sayılır.
Talebin reddedilmesi durumunda ne olacağını ise 9. maddenin devam eden fıkraları düzenlemiştir. Maddenin devam eden fıkralarında talebin reddi halinde izlenecek yol düzenlenmiştir. Buna göre:
2) Talebin reddedilmiş sayılması halinde, kişi onbeş gün içinde yerleşim yeri sulh ceza mahkemesine başvurarak, içeriğin yayından çıkarılmasına ve yayındaki kapsamından fazla olmamak üzere hazırladığı cevabın bir hafta süreyle internet ortamında yayımlanmasına karar verilmesini isteyebilir. Sulh ceza hâkimi bu talebi üç gün içinde duruşma yapmaksızın karara bağlar. Sulh ceza hâkiminin kararına karşı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre itiraz yoluna gidilebilir.
3)Sulh ceza hâkiminin kesinleşen kararının, birinci fıkraya göre yapılan başvuruyu yerine getirmeyen içerik veya yer sağlayıcısına tebliğinden itibaren iki gün içinde içerik yayından çıkarılarak hazırlanan cevabın yayımlanmasına başlanır.
4)Sulh ceza hâkiminin kararını bu maddede belirtilen şartlara uygun olarak ve süresinde yerine getirmeyen sorumlu kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. İçerik veya yer sağlayıcının tüzel kişi olması halinde, bu fıkra hükmü yayın sorumlusu hakkında uygulanır.
Görüldüğü üzere Türk hukukunda artık internet yoluyla yapılan kişilik haklarına saldırılara karşı gidilebilecek bir hukuki yol getirilmiştir. Böylece hukukumuzdaki önemli bir boşluk doldurulmuş olunmaktadır. Ancak madde kanaatimce kişilik haklarını da aşacak bir biçimde “hakları ihlal edilen kişiler” denilmek suretiyle kişilik haklarının dışındaki haklar için de geçerli kılındığı için uygulamada kişilik hakları dışındaki örneğin fikri mülkiyet haklarına ilişkin talepler için de bu yolun kullanılması gündeme gelebilecek ve bu bakımdan maddenin uygulanmasında bir belirsizlik yaşanabilecektir.
-
Bu başlıkta bir sohbet odası açmayı düşündük.Katılımlarınızı bekliyoruz.:)
-
-
-
Zamanımızı değerli şeylere ne kadar harcıyoruz? Hayatımızda nelerin önemi daha çok?Neler daha çok yer ediyor günlük yaşantımızda? Gününü gün edenlerden miyiz? Geçmişten aldığımız nasihatler, geleceğe ait kaygılarımız var mı? Kendimize ne kadar değer veriyoruz? İnsanları seviyor onlara sevgiyle yaklaşabiliyor muyuz?
Bütün bunların yanında çocuklarımızla yeterince ilgilenebiliyor muyuz? Onları hayatımızın neresine koyduk? Bizim için önemli olan çocuklarımızın okuyup mühendis, doktor, öğretmen, avukat olması mı? Ya da okumak denince biz bunu mu anlıyoruz? "İnsanlık" kavramı ile ne kadar barışığız? "Her ne olursan ol önce insan ol yavrum" diyebiliyor muyuz çocuklarımıza? Merkeze koyduğumuz unsurlar nelerden oluşuyor? Bunların başında "İnsanlık" var mı? Sevgiye, saygıya, yardımlaşmaya, dayanışmaya yer var mı bizim lugatımızda? Varsa da tam olarak anlayabilmiş miyiz bu kavramları? İçimize sindirmek için çaba sarf ediyor muyuz? Peki çocuklarımıza kadar indirgeyebiliyor muyuz? Sevgiyi,saygıyı, yardımlaşmayı,
dayanışmayı? Canımızdan çok sevdiğimiz yavrularımızı bencil bireyler olarak mı yoksa bizcil bireyler olarak mı yetiştiriyoruz? Davranışlarımızla örnek olabiliyor muyuz geleceğin mimarı olan çocuklarımıza? Onlara uzun uzun nasihatler ediyoruz; fakat biz ettiğimiz bu nasihatlerin ne kadarını tutuyoruz? Rahatlıkla "Oğlum kitap oku.Kızım yalan söyleme.Yavrum ne olur sigara içme."diyebiliyoruz.Fakat evimizde biz ne kadar kitap okuyoruz? Sözlerimize ara sırada olsa yalan karışıyor mu? Sigara içme derken kendimiz çocuklarımızın yanında fosur fosur çekiyor muyuz içimize sigaralarımızı? Biricik evlatlarımıza karşı yeterince hoşgörülü müyüz? Empati ile yaklaşabiliyor muyuz onlara? Ufak bir hatalarını gördüğümüz zaman basıyor muyuz tokadı, yoksa güzel bir dille mi uyarıyoruz yavrularımızı?
Teknolojiye ne kadar açığız? Çağ bilgisayar çağı diyoruz; fakat biz bu çağı yakalayabildik mi?Ya da neresindeyiz bu çağın? Kitle iletişim araçlarından ne kadar faydalanabiliyoruz.Yoksa tulu emellerimize mi alet ediyoruz onları?
Çocuklarımızın zihinlerini neler meşgul ediyor? Genç beyinlerimiz internetler de chat yaparak mı, akşama kadar oyun oynayarak mı geçiriyor zamanını? Yoksa televizyonlarda paparazzi haberlerini izleyerek mi? Batının teknolojisini alın, kültürünü almayın diyor büyük düşünürler.Yoksa biz teknolojinin yerine kültürünü mü alıyoruz batının? Acaba kendi öz kültürümüzü ihmal mi ediyoruz? Kültürümüzdeki bu yozlaşma bir ihmalin sonucu mu?
Sonuç olarak ne olursa olsun yavrularımız bizim için önemli.Çünkü onlar bir süre sonra yarının geleceği olacaklar.Bu güzelim ülkenin bürokratları,
işadamları,esnafı,memuru,canı ciğeri oluverecek bir gün bu genç kuşak…Sahip çıkmazsak onlara, iyi bir şekilde yetiştirmez; topluma faydalı bireyler olarak çıkartmazsak onları karşımıza eminim bu genç kuşak zamanı gelince bütün bunların faturasını bize kesecektir.Kesilen bu fatura hem gençlerimiz hem de bizim için aydınlık yarınlarımız adına gözlerimizin önünde hep bir karaltı olarak kalacaktır.Ama ben bu güzelim ülkenin insanına ve yarının geleceği olan genç kuşağa güveniyorum.Yeter ki birbirimizi sevelim ve çocuklarımıza –canlarımıza- yeterince sahip çıkalım...
-
Verem imiş, hastalığım, dediler ki; "Çâren yok!"
Yanıyorum, hararetten, bir yudum su veren yok.
Bu hastalık, kırdı benim, kanadımı, kolumu,
Ben yavruma, doymamışken, ayrı koydu yolumu.
Öleceğim, ciğerparem, iyi dinle sözümü,
Canım yavrum, belki artık, hiç göremem yüzünü.
Kimse yok ki, bırakayım, seni emin ellere.
Sen ağlarken, ben kabrimde, bakar mıyım güllere?
Ne olursun, hiç ağlama, çatma hilâl kaşını!
Kimsesizsin, minik yavrum, kimler silsin yaşını?
Kimler seni, doyuracak, kimler seni saracak?
Kimler; "Yavrum, gelin olmuş." diye hayal kuracak?
Âh bilseydin, senin için, ne hayaller kurmuştum,
Birgün kızım, büyür diye, hep düşünüp durmuştum.
Bu feryadım, sitem değil, ben râzıyım kadere,
Körpe kuzum, minik kalbin, dayanır mı kedere?
Küçüksün, dünya seni, harap eder bebeğim!
Seni böyle, kundağında, nasıl koyup gideyim?
Yapayalnız, çekemezsin bu hayatın derdini,
N’olur yavrum, sakın üzme, harap etme kendini!
Son bir defa, kundağını, sarar iken ağladım,
"Allah büyük, seni korur." deyip ümit bağladım.
Birgün büyür, düşünürsen, "Annem-babam, kim?" diye,
Bir Fâtiha oku yeter, senden bize hediye.
Gel son defa, koklayayım, nefeslerim sıklaştı,
Karşımda dur, seyredeyim, ölüm vakti yaklaştı.
Ne o yavrum, ağlıyorsun, sus ağlama bir daha!
Gidiyorum, artık seni, ısmarladım Allaha!
Türkiye Gazetesi Çocuk Dergisi’nin 1986 yılındaki şiir yarışmasında birinciliği kazanan, ölmek üzere olan bir annenin kundaktaki kızı için yazdığı şiir:
-
Dostum yok ya dostum, düşman aramam!
Sağolası kardaşlarım var ya benim...
Melhem diye tuz ekerler yarama
Sağolası kardaşlarım var ya benim...
Menfaat, çıkar olunca şu konu
Kimi kep'i attı kimi şifonu
Ali Cengiz olur oynar oyunu
Sağolası kardaşlarım var ya benim...
Dursun desen de duramaz yerinde
Kırk tilki var her birinin cebinde
Hesap günü gelir çatar birinde
Sağolası kardaşlarım var ya benim...
Huri melek sandığım masum yüzler
Kimi kuyum kazar, kimisi düzler
Ayışığı kadar kâr etmez hiç sözler
Sağolası kardaşlarım var ya benim...
Böbürlenme Melek yedi kardeşinle
Ne desen boş, ne desen boş nafile
Sağlığında tükürürler leşine
Sağolası kardaşlarım varya benim...
-
Yine başa döndüm ve Yine kendimle başbaşa kaldım... Hayat niye böyle diye kafa yormaktan insanların düşüncelerini bana bakışlarını göremedim... Dostum dedim tanımadan sevdim, derdini derdim bildim, varlığıyla gönlümde huzur çiçekleri açtı dedim, ne yazıkki onlarda terkedip gitti... Peki şimdi ne olacak? Ne yapacağım? Sahte dostlara, sahte bir hayata nasıl güveneceğim? Sonunda kendimle başbaşayım, hayatımla başbaşayım... insanların neden beni hedef seçtiğini, niye yalnız olduğumu bilemeden yaşıyorum! Ne zaman bitecek bu sahtelikler, bu yalanlar diye düşünüyorum... Bazen yağmur yağarken yağmur damlacıklarına bakıyorum onlarla beraber nehir olup akıyorum derin sulara... içimdekileri serbest bırakıyorum, ruhumu serbest bırakıyorum evet yalnızım ama hayatı yaşamak zorundayım yeni doğan bir bebek gibi umutla bakmalıyım dünyaya ve sadece eşim ve kızım için yaşamalıyım... Dostlukmuş, arkadaşlıkmış, kardeşlikmiş kendiliğinden olurmuş.. hadi olsun bakalım..!!!
Yine kendimle başbaşayım... Siz geceleri hiç zorla uyumak istedinizmi? ben çok istedim. Gözlerimi kapatıp uyumak hiç yoktan rüyalarımda gerçekten mutlu olmayı istedim. Yatağımda kimbilir kaçkez kıvranmışımdır acıdan, yastığıma sarılıp defalarca gözyaşları dökmüşümdür. Peki ya neden? Siz hiç bi topluluk içinde yalnız hissettinizmi kendinizi? Okadar insan varken kendinizle sohbet ettinizmi? bir kere deneyin!!! Ozaman göreceksinizki karşınızdakine anlattıklarınızı aslında siz kendinize anlatıyorsunuz. insanlar ancak kendi sorunlarını önemser ve kendisi için varolur. Evet size önemli olduğunuzu ve yardım etmek istediğini dile getirirler ama sonuç hep aynı. Senin sorunun başkalarının bir kulağından girer diğerinden çıkar. Peki şimdi kime güvenecegim ben? Ben senin dostunum, kardeşinim diyenleremi? yoksa derdimi dinleyip unutanlaramı? yoksa birşey sölemeden çekip gidenleremi? yoksa sana çözümler üretenleremi? kime inanmalıyım? KİME???
Yine kendimle başbaşayım... Yine bu hayatla başbaşayım
kafayı hiç birşeye yormadan yaşamalıyım.. Tek bir sorum var peki siz hiç yalnızlığınıza bir şeyler anlattınızmı??? Eğer birisi size, ben senin gerçek dostunum diyorsa? bilinki ya çok sahtekardır, yada kocaman bir yalancıdır!!! Zor geliyor insana, ben herkesi sevdimde beni seven olmadı demek... Bıktım artık, yarınsız yalan sahte sevgilerden. vefasız sahte dostlardan!!!!
-
Merhabalar, oncelikle boyle bir site actiginiz icin emegi gecen herkese sukranlarimi sunuyor, cevap vereceklerede simdiden tesekkur ediyorum..
Babamizi kaybedeli 15, Annemizide kaybedeli 12 yil oldu..... Bizler 8 kardesiz, abimiz babamizin ilk esinden, 7 kardeste ikinci esi olan annemden olmayiz. iclerinde sadece ben evlenip yurt disina geldim, digerleri turkiyede evliler hepsininde cocuklari var......
Ben esimin ikinci esiyim ilk esi belcikaliymis esimin ondan bir oglu varmis annesi buyutmus esimede gostermemis sadece cocuguna 18 yasina kadar nafaka almis, ben kendilerini hic gormedim tanimiyorum, esimin demesine gore oglu simdi 25 yasinda, ayrildigi esi baska birisiyle evlenmis cocuk 18 yasina girince kendi istegi ve mahkeme karariyla annesinin evlendigi adamin soyadini almis kendi oz babasinin soyadindan cikmis....
Benim cocugum olmadi Allah vermediyse elden ne gelir dedi esim ve bes aylik bir bebegi evlat edindik fakat ben kendim dogum yapmisim gibi nufusa katdettirdik, rahmetli annem ve kardeslerim oyle yapmamizi soylemis ilerde cocuk buyuyunce sizi anne baba bilsin demislerdi, bizde ilerde kizimiz buyuyunce bizi terk eder diye biranlik korkuyla oyle yaptirmistik, simdi bunun nekadar buyuk hata oldugunu anliyorum keske kizima seni ben dogurdum demeseydim gercekleri o kucukken ona anlatsaydim ama neyazikki kardeslerimin ilerde bana dusman olabileceklerini bilemezdimki. Simdi kizimiz 13 yasinda ve cok mutlu huzurlu bir yuvamiz var ucumuzde birbirimize cok duskunuz birbirimizi cok seviyoruz.......
Babamiz vefat ettiginde uzerine kayitli ne mal varligi nede parasi vardi. ilk esinle evliyken kirada oturuyorlarmis, annemle evlenince tamami milli emlak mudurlugune ait olan hazine adina kayitli tapusuz 2700 m2 yeri isgal ederek kendilerine gecekondu yapmislar geriye kalan diger arsalarada meyve agaclari dikmisler ve kadastro gecerkende tum yerleri ve evi annemin uzerine kayit etmis (halen daha ev ve yerler tapusuzdur) .....
Ben evlenip yurt disina gelmeden once bir yerden gelirimiz yoktu annem bahceye sebze dikerdi kendisi evde ekmek yapardi, kisin kuzine sobamizda isinirdik oyle huzur icersinde gecinip giderdik, aksam oluncada gaz lambasinin isiginda birlikte televizyonsuz ve radyosuz bir evde fakirligimizi kendimize hic dert bile etmeden cok mutlu cocukluk yasamistik......
Ben yurt disina evlenip geldikten sonra esim durumumuzu bildigi ve benimde surekli annemi kardeslerimi dusunup uzuldugumu gorunce, anneme ve kardeslerime maddi ve manevi olarak cok yardim etti, esim gercekten harika bir insandir Allah ondan razi olsun..
Annem ve kardeslerimin oturdugu ev cok eskiydi tavani cokmus cerceveleri kirilmis bir vaziyette oturulacak durumda bir ev degildi, esim evi tamir ettirdi yeni esyalar televizyon filan ne gerekiyorsa almisti ve her sene bes tonda komur almalari icin para gonderiyordu, kardeslerimin okul masraflarini karsiliyordu kislik giysilerini buradan alip postayla gonderiyorduk. Kiz kardeslerim evlenirken tum ceyizlerinin masraflarini biz karsilamis, yatak odasi takimini biz almistik, ayrica dugunlerinde kardeslerimin her birine esimle ben hem kendi adimiza hemde annemin adina birer tane bilezik takmistik..
Annem evlenmeden once bekarken sigortali bir iste biraz calismisligi varmis esim onun uzerine odeme yapti ve annem artik ssk emeklisi idi ve emekli ayligi aliyordu, benimde icim huzurluydu artik en azindan kisin usumeyecek istedikleri gibi rahat gecinecekler yiyip iceceklerdi.....
Ne olduysa zaten annemin vefatindan sonra oldu, kizimi kiskanmaya basladilar cunki artik hicbirisine yardim etmiyorduk varimiz yogumuz sadece evladimizdi zaten kardeslerime yeterinden fazla yardim etmistik artik bizimde bir evlamiz vardi vede onun gelecegini hazirlamamiz gerekiyordu, kardeslerimin hepside bana bu yonden soguk davranmaya baslamislardi. Rahmetli annem vefat etmeden uc sene once bana kendi parselinden 600 m2 ver vermisti bu belgeyi mahallemizin muhtari muhurlemis annemle bende imzalamistik bunu kardeslerimin hepside biliyorlardi. (o belge bendedir) bende bana verdigi yerin uzerine bir dukkan yaptirmis kiraya vermistim (600 m2 yerin emlak vergisini her sene oduyorum ve ayrica iki kezde milli emlak mudurlugune ecrimisil odemistim) en azindan izine gittigimde kendi izin harcligim cikiyor esime bana harclik verirmisin demiyordum, gerci esim beni hicbirzaman hicbirseyden mahrum birakmadi sagolsun Allah ona saglikli uzun omurler versin basimizdan eksk etmesin, zaten esime ben ve ailem yeterince yuk olmustuk ondan daha fazlasinida isteyemiyor utaniyordum....
Annemin vefatindan 12 sene sonra kardeslerim bana telefon actilar biz annemin evinden ve yerinden hakkimizi almak istiyoruz dava acicaz dediler, bende o evin ve yerin maddi degerinden cok manevi degeri oldugunu satilmasini istemedigimi enazindan kiraya verin yada biriniz o evde oturun annemizin ocagi tutsun dedim bana kufur ve hakaret edip telefonu kapattilar. Aradan iki hafta gecti bana kardeslerimden mektup geldi....
Mehtuba olum hak miras helal diye baslamislar, miras icin avukat tutup dava actiklarini tum masraflari benim karsilamami istiyorlar, sen evin ve yerin satilmamasini istiyorsan ozaman bizim hakkimizi verirsin diyorlar, ev ve arsalar satisa cikacak annemin sana verdigi yer ve yaptigin dukkanda satisa dahil olacak, oradan kira alip bizim hakkimizi yiyorsun hakkimiz sana haram olsun, yillardir aldigin kiralardanda hak sahibiyiz aldigin kiralardan bizim payimiza dusenide vereceksin, ayrica annemden miras hakki hic olmayan babamizin ilk esinden olan abime benim kendi miras hakkimi vermemi istiyorlar, annemin evine ve yerlerine milli emlak mudurlugunden 25 milyar ecrimisil borcu gelmis onuda benim odememi istiyorlar aksi takdirde hava alaninda seni tutuklatiriz diyorlar. Egerki bu dediklerimizi yapmazsan vede yerler icra yoluyla cok ucuza satilirsa tum herseye karsi cikacak olursan iste ozaman sen gorursun kizina gercekleri soyleriz onun evlatlik oldugunu anlatiriz, sen ve esin oluncede bu seferde kizina karsi miras davasi acip onu yasal yoldan evlat edinmediginizi ispat eder senden geriye kalan tum mal varligini kizinin elinden aliriz diye yaziyor......
Mektubu okuyunca cok yikildim, annemin vefatindan 12 sene sonra bunlari yasadigima inanamadim, insallah bir kabustur diye uyaniyorum her sabah, bana herseyi yapsinlar kizima kimse dokunmasin diye iki gozum iki cesme Allahima yalvariyorum, keske annem giderken benide goturseydide bugun bu yazilari okumasaydim diyorum. Benim derdim ne miras ne para nede mal mulk zerre kadar gozum yok ama bizim cikarsiz ve menfaatsiz yaptiklarimizin karsiliginda bana boyle davranmalari ve kizimi one surmeleri icimi cok acitti, kardeslerimin yaninda manevi olarak bir degerim yokmus ben buna uzuldum iste....
Esimle birlikte burada bir avukata danistik turkiyede bir avukat tutmamizi onerdi fakat suan icin turkiyeye gitmemiz imkansiz kizimizin okulu ve esimin isi dolayisiyla mumkun degil gidebilmemiz...
Ben sadece kizimi dusunerek ona gercegi soyleyecekler onu bu yastan sonra bunalima sokacaklar uzecekler endisesi ve korkusuyla, esime annemin evini ve yerlerini biz satin alalim kardeslerimede haklarini verelim belki agizlari kapanir diye bir teklif sundum fakat esim birak oralari satin almayi, oralari bana bagislasalarda bundan sonra ne oralara ayak basarim nede kardeslerini bundan sonra tanirim dedi, esim hakli cunki cok haddinden fazla gucendi yaptigi tum iyilikler biranda unutulmustu...
Simdi oylesine caresizizki ne yapacagimizi sasirdik, bu kanunlar hakkinda hicbir bilgiyede sahip degiliz turkiyede avukatimizda yok, bizleri neler bekleyecek ne yapmamiz gerekiyor, dusunmekten deliye donduk......
1- (Emlak vergisini kendi adima yillardir her sene oduyorum vede iki kezde kendi adima gelen milli emlak mudurlugune ecrimisil odemistim) Rahmetli annemin bana vermis oldugu kendi yerinle ayni parsel numarasini tasiyan ve mahalle muhtarinda imzalanan 600 m2 olan yerden ben bir hak talep edemezmiyim? kardeslerimde o yere mirasci olabilirlermi? aldigim kiralardanda hak sahibi olma imkanlari varmidir?
2- Rahmetli anneme gelen ecrimisil borcundan dolayi ben tutuklanabilirmiyim?
3- Babamizin ilk esinden olan abimizde babamla annem burayi birlikte aldilar diye ispat ederse annemin mirasindan hak sahibi olabilirmi?
4- Esimin ve benim vefatimdan sonra kardeslerim kizimizin bizim yasal yollardan evlat edinmedigimizi ispat ederlerse eger, kizimiz mirasimizdan red edilip bizim tum mal varligimiz kardeslerimizemi kalir?
5- Bizim mirasimizdan kardeslerimiz veya onlarin vefatindan sonra geride kalan cocuklari, vede esimin ayrildigi esinden olma oglu soyadini degistirmis olmasina ragmen esimden kalan mal varligindan hak sahibi olabilirmi?
6- Baskalari hak sahibi olamasinlar esimin ve benim tum mal varligimiz sadece kizimiza kalsin diye, esim ve ben tum mal varligimizi noterden yapilan bir vasiyetname ile sadece kizimiza birakabilirmiyiz? .....
Okuyanlardan ricam tum bu yazdiklarima cevap vermenizi bizi aydinlatip yol gostermenizi onemle sizlerden rica ediyor ve enderin Saygilarimi sunuyorum..
-
-
-
-
Mafya babası kendisine yeni iş teklifleriyle gelen diğer mafya babası adayı ,mafyanın silahşörüne Şöyle dedi:
'' Bir insanın günde yiyeceği öğün sayısı 3 dür.............?''
HAYVANLAR ALEMİNDE ; O koca cüsseli hayvanlar dahi karınları açıktığında avlanırlar.Yiyecekleri kadarını yerler.AÇGÖZLÜ değillerdir.
OBEZ nesillerin ŞİŞKİNLİKLERİ;
Kara afrikanın AÇLIK VE SEFALETİ;
Dünyanın iklim değişiklikleri,
Bush DENEN IRAKTAKİ 1500000 milyon insanı mezara sokan ,
Diyorki:
''Amerikalılar jeep vesair yüksek motorlu araçlara binmeye devam edecek, ben amerikan yaşam tarzına ,tüketim anlayışına karışmam?
BU TÜKETİM İÇİN GEREKLİ OLAN;
ÜRETİM YOKSA NE OLACAK;
KAYNAKLAR HIZLA TÜKENİRSE VEDE DOYUMSUZLUK ALMIŞ BAŞINI GİDİYORSA;
SERVETLERİNE servet katmak yarışı ,serbest piyasa sömürüsü altında devam ediyorsa;
Biriktirme ,çok daha büyük olma ,karına kar katma anlayışı kök salmışsa;
Bu karlarla gelen paralar , ekonomisi sömürülmüş devletlere kredi verilerek ayrıca paradan para kazanılıyorsa;
İNSANOĞLU DOYUMSUZLUĞUN ,HAK bilmezliğin sistemini sırtında taşımaya devam ediyorsa
Bunun acı bedelini de ödemeye HAZIROLSUN......
DOYUMSUZ OLAN ,beslendiğin kırıntılara GÖZ DİKTİ.............
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Yazan: April 22nd, 2009, 10:02pm MSD - Cansu
23 Nisan; çocukluğumun en heyecanla beklediğim bayramıydı.Okuduğum okulda bu önemli gün büyük bir çoşku ve sevinçle karşılanır, ilçedeki tüm okullar çeşitli gösterilerle veya yürüyüş ile bayramı kutlardı...23 Nisan günü hava yağmurlu ise sevincimizin yerini bir parça burukluk alır, bu günü okulun salonunda yapılan etkinliklerle kutlardık. Hava güzel ve özellikle güneşliyse, değmeyin keyfimize..
Anne babalarımız da tören alayı boyunca; peşimiz sıra çocuklarına eşlik eder bu güzel bayramı çektikleri fotoğraflarla ölümsüzleştirirlerdi.Bazen o fotoğraflara baktığımda cılız bacaklı

halimi görürüm de nasıl o kadar uzun yolları katetmişim diye düşünürüm.

Tabi cevabını bilirim; bayramın anlamı ve yarattığı çoşku ve heyecanla yorgunluk duyamazdık bile...
İstanbul'da şu anda hava kapalı ve yağmurlu.Umarım tören saatine kadar hava düzelir ve çocuklar güneşli bir havada bayram çoşkusunu doyasıya yaşarlar.

------------------
-
-
-
-
-
-
Yazan: April 22nd, 2009, 6:59am MSD - Admin
Buluşma ve Organizasyon Toplantılarını buradan duyarabilirsiniz:)
-
Madagaskar da bir akşam üstü.......
Madagaskar vatandaşı KÖLEGANDİ.......
Bir çöp yığınının yanında ,elleri nasır tutmuş , bir umutla karıştırıyor artakalanları........
Madagaskar'ın YÜRÜYENEV bölgesinde derme çatma kulubede ,kendi FAKİRDAŞLARI ile yaşayan KÖLEGANDİ.........
Sürekli Çetelerin ve zabıta ,polis kuvvetlerinin baskın ve tutuklamaları nedeniyle yer değiştirilen bir bölge............Bu nedenle derme çatma kulübelerini heran başka bir yere taşıyabilmekteler.........
Çöpleri karıştırırken gazete kağıtlarında bir habere rastlıyor.......
Bir ihale haberi ..........
Madagaskar'ın KRALI bir HIZLI VE ÇEVİK JET UÇAĞI ALACAKMIŞ..........
Milyon dolarlar ödeyerek, var olan uçaklarına eş olarak.........
Açlıkla boğuşan KÖLEGANDİ isimli yığınların olduğu bir ortamda........
Sakin ve uslu ,kimseyi kırmadan ; alçakta sürünmeye devam eden KÖLEGANDİ.
Birden el kol hareketleri ile,bağırıp cağırmaya, Geçenin karanlığındaki sukuneti bozan , Köpek havlamalarını bile bastıran bir HAYKIRIŞLA gökyüzüne ,yıldızlara bir şeyler anlatmaya çalıştı.........
Deliye dönmüş gibiydi NE SÖYLEDİĞİ ANLAŞILAMADI...........
Madagaskar' dan EN DERİN SAYGILARIMLA................
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
emlakcı bana bir ev gösterdi,ev sahibini hiç görmedim (o sitede emlakcı dan oncede daire bakmıştım müteahit firmadan).. ...söylediği fiyat yükse olunca vazgeçtim..sonra internette sahibinden aynı sitede başka bir ev buldum..saihibiyle görüşünce aynı daire olduğunun anladım.ev sahibine emlakcıyı söylediğimde bana emlakcı ile olan sözleşmelerinin 23.03.2009 da bittiğini söyledi..emlakcı da evi bana 28.03.2009 gösterdi .tairhler emlakcının sözleşmesi ve bana imzallatıkları kağıtta görülüyo...emlakcı benden tehtidkar bir şekilde para taleb ediyo yasal olarak nasıl bir sonuç veya emsal bir mahkeme kararı varmı
yardım edermisiniz...teşekkür ederim
-
Yazan: April 19th, 2009, 2:07am MSD - Cansu
:)Deneyin:
[www.gamedesign.jp]
Kediyi dışarı kaçırmamaya çalışın.:)
-
Yazan: April 19th, 2009, 1:30am MSD - Gamze
Merhaba,
Dört yıldır İstanbul' da özel bir firmanın teknik bir bölümünde mühendis olarak çalışmaktayım. Yöneticim çalışma yerimi Ankara' daki Ofis olarak belirledi. Dört yıl önce firmaya girerken imzaladığım hizmet sözleşmesinde
çalışma yerim İstanbul ili olarak belirtilmişti. Ancak firma 2006 yılında satıldı ve el değiştirdi. Bunun üzerine bize yeni bir sözleşme imzalattılar. Bu sözleşmede işverenin işçiyi farklı şehirlerde çalıştırma maddesi bulunuyor.
Ben bu yeni sözleşmeyi imzalarken evli değildim ancak şimdi evliyim.
Eşim de başka bir firmada çalışıyor. Bu sebepten şehir dışına taşınmamız onun işini kaybetmesine yol açacak ve de taşınma masrafları vb. Bu konudaki haklarımı öğrenmek istiyorum. Henüz yazılı olarak bana işyeri değişikliği tebliğ edilmedi.
İşyerinin beni Ankara' ya göndermesi durumunda yükümlülükleri nelerdir?
Ben bunu kabul etmezsem ve iş sözleşmem işveren tarafından sona erdirilirse ihbar ve kıdem tazminatımı alabilir miyim?
Saygılarımla,
Gamze Boysan
-
-
-
Yazan: April 17th, 2009, 2:54pm MSD - Admin
Üniversite benim için büyük hedef. Ben anasınıfından başlamak istedim. Ana sıfına beklerim..
-
-
-
-
-
Yazan: April 17th, 2009, 11:47am MSD - mrt85
babam vefat 2005 yılında vefat etti. babamın daha önceki eşinden bir çocuğu (ercan çetin) var. benim bir kız kardeşim var ve birlikte yaşıyoruz kız kardeşim kübra çetin yurt dışına çıktı okumaktadır. üvey abim bize bir dava açtı ve mahkemeye gitmek istemediğimden dolayı anlaşmaya vardık... babamın 4 arsası var ve bu arsadan payını üvey abim ercan çetine vereceğiz. ilk başta tapuyu çıkartmak istiyoruz... kardeşim yurt dışında olduğu için direkt annemin üzerine yapamıyoruz... 4/1 i benim 4/1 i kardeşimin 4/2 si annemin olmak üzere bir tapu çıkartmamız gerekiyor... tabiki abimde tapuya gelip bizimle birlikte olacak tapuyu çıkartmak için... bunun için tapuyu çıkartırken kardeşimin olmasına gerek var mı? ilginizden dolayı çok teşekkür ederim
-
-
-
-
-
-
-
Her devir kendi zenginini oluşturmakta,
Bizim adamımız ,sizin adamınız ,onların adamı ........
Demokrasi denen oyunun ,sistemi kendine ve kendi destekçilerine sunması........NEDEN?
ÇÜNKÜ finanse eden karşılığını alır?
Hamili kart yakınımdır anlayışı.......
Her devirde aynı düzenin ihale sistemi...........
Yeni zenginlerin ani parlamaları.........
Eski zenginlerin ani çökmeleri...........
Soruşturmalar,sıkıştırmalar,susturmalar..........
Yüksek kadrolaşma...........
İşe göre adam değil adama göre iş verme............
Her dönemde yaşanılan aynı görüntüler.......
Ve açlık ve sefaletle boğuşan,kırıntılarla geçinen halk yığınları.....
Cumhuriyetin sahipsizleri ,sadakanın yükümlüleri........MÜEBBETLERİ.
Dünyayı kendilerine cennet kılanlar...........
NufuZ tacirleri olanlar..........
Her devrin adamları.........
Doldurun heybelerinizi........
Halkın göz yaşlarıyla yıkayın kirlerinizi........
Bir gün bir yerde TARTILMAYACAKMIYIZ...........
-
slm 4yıllık evlıgım bu evlılıgımden 3 yasında cocugum var fakat esımle ayrıldık sayılır (bosanma davsında hakım bıze 3 yıl ayrılık verdı)cocugumu 2006 yılında dogum ettım ama zorakı dogum oldu esım ve aılesı hıcbızaman bu cocugu ıstemedıler ve cocugumun dogumuna 23 gun var ıken 2 dr.nın gormesıne ragmen daha doguma var fakat sezeryana uyumlu alabılırım dedı muayene ucretını verın alırım dedı esımde verdı benı tehdıt ettıler ya bu cocuk alınır yada bu ıs burada bıter dıye ve daha fazlasıda var tabı......? sımdı cocuk benımle kalıyo gecenlerde esım telde bana soyle dedı *cocuk sende kalsın benden bır lıra alma madem cocugu bu kadar ıstıyosun sende kalsın baban ustune alsın cocugu(yanı kardesım olucak nufusta)buseklıde ayrılalım dıye teklıf sundu bende o sınır anında hersey soyledım ona mahkemede cocugumu ıstedıgını soyluyo sımdı 2 yıl sonra tekrar bı bosanma davası acılacak bu davada esımın erken dogum yaptırdıgını ,bana bu teklıfı ettıgını soylesem cocungunu gormeme cezası alabılırmı yada buna benzer ne olabılır yardımınıza ıhtıyacım var cvp beklıyorum tsk edreımsımdıden:o
-
Yazan: April 14th, 2009, 12:31pm MSD - Cansu
Tartışmaya açık bir konu: Freud'cu düşünce.Tartışmaya,fikir belirtmeye ne dersiniz?
Psikanalitik kurama göre evlilik ve kişilik
"Psikanalitik kurama göre eş seçimini etkileyen faktörler nelerdir?"
Freud'un evlilik tercihi ile ilgili duruşunu anlamak için Freud'un temel prensibi olan hedonizmi dikkate almak gerekir. Hedonizm insan davranışının hedefinin gerilimi azaltmak ve acıdan kaçınarak zevk peşinde gitmektir. İnsanların birbiriyle etkileşimi insanoğlunu sevmekten yada etkileşim yoluyla bağlantı kurma arzusundan değil, diğer insanlarla etkileşim acı veren gerilim azaltmanın tek yolu olduğu içindir. İnsan sosyal bir tercihten ziyade biyolojik ihtiyaçtan dolayı sosyal bir hayvandır.
Dahası insan doğası mantıksız olan içgüdüsel dürtülerin insafına kalmıştır. Biyolojik kökenli olan bu dürtüler duygusal yada psişik bir enerji açığa çıkarır. Seksüel içgüdü ile bağlantılı olan bu enerjiye libido denilir. Libido aşk gibi karmaşık duygusal durumların geliştiği ham maddedir. Dahası, Freud kapalı bir enerji sistemi kavramını kullanmıştır. Bu kavramda her bir bireyde sınırlı bir libido kaynağı mevcuttur. Sonuç olarak Freud birine ağzı açık şaşkınca duyulan aşkı yada evrensel aşkı bir kişinin aşk kaynağının aptalca sulandırılması ve kullanılması olarak görmüştür.
Eğer onu böyle bir evsensel aşkla, yalnızca bu dünyanın bir vatandaşı olduğu için -tıpkı bir böcek yada solucanı yada yılanı olduğu gibi- seveceksem, o zaman onun payına bu aşktan yalnızca küçük bir hisse düşecektir ve benim kendi payıma sakladığım kadar ona vermem imkansız olacaktır. Eğer mantık bize tavsiye etmiyorsa böylesine tantanalı bir törenle bu emrin ilan edilmesinin anlamı nedir? Freud S. Civilization and its discontents. In: The major works of Singmund Freud. Chicago: Encyclopedia Birtannica, 1952. pp. 664-696.
Ancak dürtüler çoğunlukla bütünüyle bilinçdışıdır yada bilinçli zihne ancak çarpıtılmış bir şekilde görünürler. İnsan mantığını kullanarak hareket ettiğini düşünse de gerçekte yaptığı rasyonalize etmektir.
Karşılıklı seçimin belirleyicileri büyük oranda bireyin psikoseksüel gelişim süreçlerinden geçmekteki başarısı tarafından şekillenir. Psikoseksüel gelişim evrelerinin her biri söz konusu bu evrede hassasiyet kazanan erotojen bölge ile isimlendirilir. Çeşitli evrelerden başarıyla geçmenin sonucu, olarak seksüel doyumunun temel kaynağı cinsel organlar olan bir erişkindir ve böyle bir erişkinin nevrotik olmayan karakteri onun bir karşı cinsle eşleşmesini ve türün çoğalmasını sağlar.
Geçilmesi gereken ilk evre doğumla birlikte başlar ve bebek için en önemli erotojen bölge ağızdır. Psikolojik olarak ifade edecek olursak, bu evrede bebek annesinin onun ihtiyaçlarını karşılayacağına ve çevresinin dengeli ve istikrarlı olacağına dair bir güven duygusunu geliştirir yada annesine ve çevresine karşı güvensiz olur.
Genellikle yaşamın ikinci yılının sonuna doğru başlayan anal evrede, bebek saldırganlık ve güç meselelerini kavramaya başlar. Bu evredeki asıl mesele dışkının verilmesi yada tutulmasıdır. Dışkının tutulması annebabaya karşı duyguların saldırgan bir ifadesi yada güç gösterme aracıdır.
Üçüncü evre olan fallik evre, Sophocles'in trajedisinde farkına varmadan babasını öldürüp annesiyle evlenen Oedipus'tan esinlenilmiştir. Üç ve altı yaşları arasında gerçekleşmesine rağmen, bu evredeki gelişim evlilik tercihlerini etkileyen birincil faktör olur. Bu evredeki birincil erotojen bölge, erişkin cinsel geriliminin kaynağı olduğu biçimiyle olmamakla birlikte cinsel organlardır. Küçük erkek çocuk bu evreye kadar olduğundan daha talepkar ve sahiplenici bir aşk geliştirir annesine karşı. Hatta büyüdüğünde annesiyle evleneceğini cesurca ifade edebilir. Ancak evde bir rakip yani baba vardır. İşin kötüsü annesi babayı tercih etmiş gibi görünmektedir. Annesi babayla birlikte yatar, onunla gezer ve küçük oğlana karşı babayı tercih ettiğini bir çok farklı şekilde gösterir. Küçük oğlan kişiler arası ihtiyaçları, arkadaşlığı ve bunun gibi soyut kavramları anlayamadığı için neden babanın tercih edildiğini bir türlü anlayamaz. Büyük ihtimalle cinsel ilişkiyi de çarpıtılmış bir şekilde algılıyor olabilir. Somut bir şekilde düşünerek basit bir biçimde babanın tercih edilmesini onun daha büyük ve güçlü kendisinin de küçük ve zayıf olmasından kaynaklandığını hayal eder.
Erkek çocuk tabii ki babayı sever ama annesinin sevgisi için rakip olarak gördüğünden ondan nefret de edebilir. Babasını fiziksel olarak zayıf düşürüp yenerse annesini elde edebileceğini düşünür. Ancak kendisi babanın erkekliğine zarar vermeyi hayal edebiliyorsa, babası onun erkekliğini yok edemez mi? Kız çocuklarının penisi olmadığını görmüştür ve kötü çocuk oldukları için penislerinin kesildiğini düşünebilir. Eğer babası saldırgan duygularının farkına varırsa öfkeyle onun penisini kesebileceğinden korkar. Kastrasyon anksiyetesi buradan doğar.
Normal olarak oğlan çocuğu bu zorlukları aşar. Çünkü babasını sever ve onunla özdeşim kurar. Babasının özelliklerini kendi kişiliğinin içine alır (interject), ve anneye olan ilgisini bilinçdışına bastırır. Annesinden uzaklaşır ve anne babasına olan sevgisini bir aile sevgi içinde birleştirir, yada aile dışında arkadaşlar edinmeye başlar (Kenkel 1966).
Buraya kadar normal gelişimden söz ettik. Eğer baba çok katı ve baskın ise erkek çocuk ne annesine karşı ilgisini ifade edebilir ne de babayla özdeşim kurabilir. Yada anne erkek çocuğu çok fazla reddedebilir, bunun sonucu erkek çocuk sevgi ve sıcaklık için babaya yönelebilir; bunun sonucunda karşı cinsin ilişki kurulamayacak kadar tehlikeli olduğu şeklinde bir genellemeye gidebilir. Annenin babayla ilişkisinde hayal kırıklığı yaşaması durumunda, erkek çocuğun kendisine olan ilgisini çok fazla cesaretlendirerek, daha sonra kendisinden kopmasını ve nihai olarak diğer kadınlara ilgi duymasını güçleştirir.
Kız çocuğun durumu erkek çocuğunkinden biraz farklıdır. Beş yaş civarı kız çocuğu da erkek çocuğu gibi aynı cinsiyetteki ebeveyne karşı çelişkili duygular besler ve karşı cinsten ebeveyne aşık olur (sexually attracted). Ancak açıktır ki kastrasyon anksiyetesi yaşaması mümkün değildir. Ortodoks Freudçu görüşe göre, kendisini hali hazırda kastre edilmiş olarak hissetmektedir. Annesini bir penisi olmadığı için suçlar ve reddeder ve penise imrenerek, kendisine sembolik bir penis yani çocuk verebileceğini ümid ederek babaya yönelir.
Erkek çocuğun yaşadığına benzer bir şekilde, kız çocuk da yavaş yavaş babadan vazgeçer ve anne ile özdeşim kurar. Ancak kastrasyon anksiyetesinin olmaması nedeniyle, babadan psikolojik olarak ayrılma süreci erkek çocuğa göre daha tedrici olur ve tam olarak da gerçekleşmez. İmrenmesinde anksiyete olmadığı için babadan vazgeçme, penis arayışını bırakma ve anneyle güçlü bir şekilde özdeşim kurması için çok daha az tereddüt yaşar. Penise imrenme tam olarak sublime olmaz ve bu nedenle dişi gelişimi boyunca büyük motivasyon rolü oynar.
Kadın, erkek çocuğun annesine olan arzusuyla karşılaştırılabilir şekilde, babasına olan arzusunu bastırma ihtiyacı hissetmez, sonuç olarak da, kısmen ebeveyne olan arzusunun bastırılmasının sublime edilmiş bir sonucu olan süperegosu erkekteki kadar güçlü değildir. Erkeğin daha bağımsız işlev gören süperegosuyla karşılaştırıldığında, destek için dış dünyaya daha bağımlıdır. Bu nedenle kadın erkeklere göre diğerlerinin sevgisine daha bağımlıdır. Kadınlar daha narsisistiktir, çünkü erkeklere göre kendilerinden seksüel, üreme ve kişisel talepler daha fazladır; diğer insanların taleplerini kabul etme durumunda kendiliğin bütünlüğünün dağılmaması için narsisism bir savunma işlevi görür (Bardwick 1971, pp14- 15). Kadın ailede oynadığı, pasif masoşistik diğerlerine hizmet etme şeklindeki rolünü takip etmekte özgürdür.
Fallik ve genital evreler arasında psikolojik gelişimin önemli oranda duraksadığı latans dönem yer alır. Ergenlik dönemindeki genital evrede seksüel enerjinin coşması geçmiş ödipal üçgeni yeniden uyandırır. Normal kişilik için insöztöz aşka karşı inhibisyonlar güçlü olmaya devam eder ve ergen bu seksüel dürtüyü sosyal olarak daha kabul edilebilir olan nesneye, erkek yada kız arkadaşa, yönlendirir.
Evlilik için eş seçimini anlayabilmek için bebeğin gelişimindeki en erken evreye, bütün ihtiyaçlarının karşılandığı saadet yada narsisistik evreye göz atmamız gerekir. En başta bebek kendisi ve kendisini besleyen meme arasında ayrım yapamaz, ego sınırları dağınık ve belirsizdir. Kısa zaman içinde ihtiyaçlarının her zaman anında karşılanmayacağını öğrenir, beslenmesi yada altının değiştirilmesi yoluyla rahatsızlığının giderilmesi zaman alabilir. İhtiyaçlarının karşılanması ve rahatsızlığının giderilmesi annesinin orada olmasıyla ilişkilidir. Böylece kendisi ve diğeri olmak üzere iki farklı sevgi nesnesi olduğunu kavrar. Sevgi nesnelerinden birisi kendisine bakan, koruyan, bakım vermesi için kendisine muhtaç olduğu kişidir. Freud bu tür sevgiye anaklitik (kelime anlamı: diğerine dayanma) sevgi adını vermiştir. Diğer tür sevgi de bebeğin kendisini bir sevgi nesnesi olarak algılamasıdır ki, Freud bu tür sevgiye de narsisistik sevgi adını vermiştir.
Freud anaklitik tip nesne sevgisinin genellikle erkekler için karakteristik olduğunu, narsisistik tip sevginin de kadınlar için karakteristik olduğunu söylemekle birlikte bu durumun genel eğilimler olduğunu ve bir çok istisnalarını olduğunu söylüyor. Freud yine de cinsiyetler arasındaki bu farkın gerekçelerini açık bir şekilde ifade etmemiştir. Belki de erkekler anneleri genel olarak oğlan çocuklarını kız çocuklara tercih ederek onlara daha fazla şefkat gösterdikleri için anaklitik tip kadınları tercih ediyor olabilirler.
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Yazan: April 13th, 2009, 10:17pm MSD - Cansu
[testyourself.tr.msn.com]
Sonuç:
Rahat
Sizin hiç bir zaman illa beni sevsinler, illa benimle vakit geçirmekten keyif alsınlar diye bir derdiniz yoktur. İnsanlara kendinizi sevdirmek için ekstra bir çaba harcamazsınız. Her ortamda kendiniz gibi oluşunuz ve bu rahat tavırlarınız yeni girdiğiniz bir ortamda bile farkedilir ve bu nedenlerle diğer insanlar sizin yanınızda huzur bulurlar. Çünkü onlar da sizin rahatlığınızdan etkilenip aynı şekilde yapmacık tavırlara girmezler. Dolayısıyla herkes sizinle vakit geçirmekten keyif alır her ortamda sizin de olmanızı isterler. Tatil planlarında bile bir çok yerden teklif alıyor ve karar vermekte zorlanıyor oluşunuz bundandır.:)
-
Yazan: April 13th, 2009, 9:11pm MSD - Cansu
[testyourself.tr.msn.com]
Çözdüm sonuç şöyle;:)
Lider Ruhlu
Siz her zaman ve her durumda ön planda olmayı seven bir yapıdasınız. Gittiğiniz her ortamda bir şekilde farkedilir, yaptığınız her işte bir şekilde kendinizi gösterirsiniz. Hatta bazen geri planda durup, olaylara daha net açıdan bakabilmek ve biraz da dinlenmek istediğiniz zamanlarda bile lider ruhunuz buna müsaade etmez, çünkü siz sahne arkasında mutsuzluğa düşersiniz. Bu yüzden arkadaş çevrenizde, işinizde, hatta aile hayatınızda ve ikili ilişkilerinizde başrol sizsiniz ve kadronun geri kalanını yani hayatınıza girecek olan kişileri siz belirlersiniz. Bunun yanında insanları olduğu gibi kabullenmekte zorlanırsınız, yanlışa çok fazla tahammülünüz yoktur , çünkü siz ilişkilerinizde karşı tarafa gösterdiriğiniz özeni onlardan da beklersiniz. Bu yüzden kırgınlıklarınızın telafisi zordur.
-
Yazan: April 13th, 2009, 8:59pm MSD - Cansu
-
Yazan: April 13th, 2009, 8:41pm MSD - Cansu
Evli bir erkeğin hanımına yazdığı şiir
Hanımım ne derse çıkmam onun sözünden,
Ne arzu ettiğini keşfederim gözünden..
Saygı gösterip ona sabah erken kalkarım,
Ortalığı süpürür sobamızı yakarım..
Çayımızı hazırlar soframızı kurarım,
Bu arada uyanır sultanlar gibi hanımım..
İbriği tası alıp eline su dökerim,
Hizmetimi beğenir takdir eder şekerim..
Evi badana eder duvarları sıvarım,
Elimden her iş gelir, tahtaları ovarım..
Sinirliyim, titizim, terstir biraz damarım,
Yırtık sökük gördümmü hemen alır yamarım..
Sporu çok severim, salıncağı sallarım,
Çocuk doğdu doğalı idmandadır kollarım..
Biraz müşkülpesentim, her yemeği beğenmem,
Gururluyum, hanıma şunu pişir demem..
Ev işine karışamam herkes gibi aşırı,
Haftada bir yıkarım biriken çamaşırı..
Kimseye boyun eğmem temizlerim ocağı,
Misafir günümüzde toplarım dört bucağı..
Hanıma fincan cezve getirdim Kahire'den,
Kahve pişirmem için çağırır daireden..
Dalar karıştırırsam şekerliyle sadeyi,
Oklavanın altında veririm ifadeyi..
-
-
-
-
-
Bu davranış , içdünyasını aldatışmıdır?
Yada zorunlu bir bakış mıdır? Aslında Polyanna yapı olarak böyle yaratılmıştır.En kötü olay ve durumlarda dahi mutlu olmayı, iyi tarafından düşünmeyi , kötününde kötüsü olduğunu , kendisinin ise daha kötü bir durumda olmadığını düşünerek teselli mi bulmaktadır?
Limona şeker katıp ,limonun açısını yok etmeye çalışsa da , tensel imgelerdeki acı ve ızdırabı hangi yolla hafifletmek gerekir? Ruhların düşürüldüğü olumsuzluk,kısıtlanma,terkedilmişlik ,yalnızlık duygularının çözümünü de Polyannaya sormak mı lazım?
Her devirde her ülkede bu Polyanna Davranışı sorumluluk sahipleri tarafından da uygulanmıştır.KASTİ,BİLİNÇLİ OLARAK........
Fransız ihtilalinde '' EKMEK BULAMIYORSANIZ PASTA YEYİN ''şeklinde HALKA İfade edilen görüş nedeniyle ,bu sözü söyleyen HANIMEFENDİ halk tarafından cezalandırılmıştır.
Bu sözü söyleyen kişi Kralın Eşi ise ............
Acaba Bu sözü Söylemesi Polyanna Davranışı Nedeniyle mi olmuş ?; Yoksa Halka meydan okuma,onları hafife alma,Onları sürekli tersleyip azarlama;ne haliniz varsa görün şeklindeki düşüncesinin yansıması mı olmuş?
SAFLIK VE KİBİRLENME;
Kendini dev aynasında görme............
Ben olmazsam nice olur diyenlerle ...........DOLU MEZARLIKLAR.............
Polyanna saf bir çocuktu.
Kralın Eşi HANIMEFENDİ?
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Yazan: April 12th, 2009, 8:10am MSD - suda
yürümeyen bir evliliğim var.ve öğretmenim.boşandığımda istanbulda oğlumla birlikte yasamam çok zor.ailemin de yasadığı bir anadolu kentine tasınmam hayatımızı daha kolaylaştıracak.il dışı tayinler baslamak üzere ve eşim boşanmaya yanaşmıyor yani süreç uzun sürecek gibi görünüyor.bu süreçte tayinimi istesem,oğlumun velayeti konusunda olumsuz bir etkisi olur mu?oğlum 11 yaşında bu arada.oğlumun velayetini alabilirmiyim?kocamın bu konuda tehditlerine maruz kalıyorum zira.
-
Yazan: April 12th, 2009, 3:13am MSD - Cansu
Birşey söylemem lazım
1- Size çok önemli birşey söylemem lazım, 5'i okuyun.
2- aceleniz mi var? 8'i okuyun.
3- çok meraklandınız dimiii, 9'u okuyun.
4- yok yok olmadı, en iyisi 15'i okuyun.
5- cesaretlenemedim daha o yüzden 17yi okuyun.
6- size söylemeye çok isterdim ama en iyisi siz 16'yı okuyun.
7- anlatıyorum, fakat.

2'yi okuyun.
8- çok kolay o yüzden 4'ü okuyun.
9- heycanlanmayın ufak birşey, 18'i okuyun.
10- daha değil, ama 19'u okuyun.
11- gittikçe yoruluyosunuz, biraz rahatlayıp 13'ü okuyun.
12- demek istediğim...3'ü okuyun.
13- birazdan ögreneceksiniz. 20'yi okuyun.
14- pıısst, sizi çok seviyorum.
15- heycanlandınız dimiiii? En iyisi 6'yı okuyun.
16- halen anlayamadınız öyle değilmi? 12'yi okuyun.
17- Ahh! utanıyorum.. 7'yi okuyun.
18- bilmemki anlayabilecekmisiniz beni? 10'u okuyun.
19- 11'i sakince okuyun. Herşeyi bileceksiniz.
20- şimdi anlayacaksınız, 14'ü okuyun. ama sessizce,tamam mı?
-
-
Yazan: April 11th, 2009, 5:48am MSD - Cansu
Tüm üyelerimizin aktiif katılımlarını bekliyoruz.:)
-
Yazan: April 11th, 2009, 5:26am MSD - mefoz
İyi günler.7,04,2009 tarihinde akrabamız (babamın amcasının oğlu) küfürle beraber eşimin üstüne saldırdı ve eşime sol gözüne yumruk attı.Polisi arayarak davacı olduk.Hemen hastaneden rapor aldık.Hukuki sonuçları ne olabilir? Ayrıca bu durum için maddi manevi tazminat davası açmak istiyoruz.Ne yapmamız gerekli? belli bir zaman aşımı var mı?.Cevaplayabilirseniz şimdiden teşekkür ederim
-
Güneşi batmayan imparatorluk diye adlandırılan Britanya'nın 1800'lerde İrlanda' da yaptığı soykırımı Dünya alem seyretti.
Batı medeniyeti denilen ''CANAVAR'' soykırımlar tarihinin medeniyetidir.
Seyretmeyen bir ülke vardı.
Türk Medeniyeti'nin İhtişamı OSMANLI İMPARATORLUĞU
Ey ''TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR'' (Mehmet Akif ERSOY)
Medeniyeti Biz Öğrettik size......
İnsanlığı , nasıl yemek yeyilip ,nasıl yıkanacağınızı, işkence ,insanlık dışı zulümler yapılmaması gerektiğini, feodalite,skolastik düşünce çukurundan,kilisenin zulmünden,çadı avlarından biz kurtardık sizi........
Şimdi kalkmışlar Bize Medeniyet Öğreteceklermiş.......
Önce tarihe iyi bak Avrupa 1001 çeşit SOYKIRIMINI yüzüne apansız çarpılacak..........
İngiliz sömürge İmparatorluğu ''İrlandalılarla başedemeyince '' İrlandalıları ''AÇLIĞA MAHKUM ETMİŞ'' tüm dış yardımları da engellemiş ,gelen yardımları limanlara sokmamıştır.
''AÇLIKTAN 100000'LERCE İrlandalı Yığınlar halinde ölmüş; Büyük göçler başlamış bu göçleride silahla İNGİLİZler önlemiştir.
''Osmanlı İmparatorluğu Durumdan haberdar olunca Abdülhamit Döneminde Gemilerle İrlandaya Gıda yardımı Yollanmış ,İngiltere bu gemileri limanlara sokmamış ve geri yollamıştır.
'CESUR YÜREK ''filmini izleyenler İngiliz SOYKIRIMI'nın ne olduğunu çok daha iyi anlar.
İrlandalıların Nüfusunun Neden 3 veya 5 milyonda kaldığını şimdi anlıyoruz.
Aynı İngiltere ,Fransa ,abd ,O zamanki çarlık rusyası ERMENİLERİ silahlandırıp Türk,Kürt,Arap DEMEDEN tüm bölgede İnsan avı başlattı.Bu planların sorumlusu ,azmettiren ,yolunu açan işte bu SOYKIRIMCI , Dünün ,sönmüş imparatorluğu İNGİLTERE 'DİR.
İngiliz Tarihi Bir Soykırım Tarihidir.
''corcil denen başbakanları ATATÜRK 'ten ÇANAKKALEDE tokadı yiyince ,
başarısız olunca , KİMYASAL SİLAH kullanılmasını ,TÜRKLERİN insan olmadığını dahi söylemiştir.
İŞTE BU BÖYÜK !!!!!!MEDENİYET BİZİ SOYKIRIMLA SUÇLUYOR........
Afrikayı, Hindistanı,Çin i de ANLATIM Mİ İNGİLTERE..........?
HELE HELE ŞU FRANSA YOK MU?
Afrikada yaptıkları soykırımın , cezayirde yedikleri naneleri okuyunca , BÜYÜK ŞAİR MEHMET AKİF ERSOY'UN
''CANAVAR' tanımı aklımdan hiç çıkmıyor.
Uluslararası Hukuk Bir hikayedir.
YA SEN AMERİKA ,
KIZILDERELİLERİ, ZENCİLERİ, JAPONLARI ,VİETNAMLİLARI, MÜSLÜMAN KARDEŞİMİZ IRAKLILARI SOYKIRIMA UĞRATMADIN MI?
BU insanların suçu neydi ? Cizdiğiniz haritaları RED etmeleri ,sömürmek istediğiniz kaynaklarına sahip çıkmaları mı?
OSMANLI iMPARATORLUĞU ülkesine ve insanına sahip çıktığı için ,onların yedi düvelin planlarını bozduğu için mi SÖZDE SUÇLAMALARINIZA MUHATAPTIR.
HADİ ORADAN............................!!!!!!!!!!!!!!!! !!!!!
-
-
Yazan: April 10th, 2009, 10:29pm MSD - Cansu
Bilindiği üzere sitemiz bundan yaklaşık 16 ay önce kuruldu.Buna rağmen kısa zamanda 600 üye ve binlerce konuğumuz oldu.Hukuk.cafe'ye gösterilen bu ilgiden dolayı tüm üye ve konuklarımıza teşekkür ediyor,aktif katılımlar bekliyoruz.:)
-
slm esıme 2007 yılında nafaka davası actım ben 300ytl ısterken mahkeme bana 175 ytl verdı esım 500_600ytl cıvarı maas almakta artı 3 ayda bır ıkramıye adında 1 maas almakta oda 500ytl cıvarı suan ayrı yasıyoruz bu evlılıgımden 3 yasında kızım var nafaka kararını temyıze gonderdım ve temyız kararında davanın redıyle usul ve kanuna uygun olan hukmun ONANMASINAısbu kararın teblıgınden ıtıbaren 15 gun ıcınde karar duzeştme yolu acık olmak uzere karar veldı bu dava asamasında neyapmalıyım tekrardan temyızemı gondermelıyım yardımlarınıza ıhtıyacım var cvp beklıyorum hoscakalın
-
-
-
-
Yazan: April 9th, 2009, 10:53pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 9th, 2009, 10:53pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 9th, 2009, 10:53pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 9th, 2009, 10:53pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 9th, 2009, 10:53pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 9th, 2009, 10:53pm MSD - Madmax
-
Önce bilmeceleri ele geçirdiler sonra da espirileri... Bazısını anlamadık bazılarını sevdik hatta bizde yenilerine yenileri kattık. Nedense Amerikan espirisi diye isimlendirdiğimiz bu yeni jenerasyon espirileri paylaşmaya ne dersiniz?
İsterseniz bir bilmeceyle başlayalım...
İtfayeciler neden kırmızı kemer takarlar?
Cevap:
Pantolonları düşmesin diye... :confused:
-
Yazan: April 8th, 2009, 10:40pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 8th, 2009, 10:40pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 8th, 2009, 10:40pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 8th, 2009, 10:40pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 8th, 2009, 8:24am MSD - alex2
selam,benim bir sorum daha olucakti.Babam ve benim ortak banka hesabimiz var,kardeslerim mirasta bundan herhangi bir hak talep edebilirmi?tesekkürler
-
Sayın Hukukçu ve Hukuk Severler
Unvan Değişikliği Sınavları ve Atama Esaslarının İptali Davamızda değerli yorum ve görüşlerinizi bekliyoruz.Elinizde konuyla ilgili Danıştay kararlarıda mevcutsa buraya atarsanız davanın olumlu seyri açısından katkılarınız olacaktır.
Hukuksuzluğun hüküm sürdüğü dünyamızda hukuku yaşatmakta yine bizlerin,hukukseverlerin,yurtseverlerin,insansever lerin elinde olmalıdır.
Sen yanmasan,ben yanmasam nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa
katkılarınızı bekliyoruz !
-
selam.... benim bir sorunum var yardımcı olursanız memnun olurum... dedem temmuz 2005 te vefat etti dedemden bize yani annem ve dayıma iki arsa kaldı arsanın biri üzerinde 4 katlı bina diğerinde ise müstakil bir ev var dedem vasiyetinde müstakil ev ve arsasının tamamını anneme bırakmıştı dayım geçen yıl veraset çıkarıp bina olan arsayı tamamen kendi üzerine almış annemede sana müstakil ev ve arsası kaldı diyerek diyerek tapuları alalım demiş. annemin okur yazarlığı olmadığından dayıma güvenerek imza atmış. ben tapuda yaptığım araştırmada ise müstakil ev ve arsasının müşterek tapu olduğunu gördüm dayım o zaman annemi kandırıp arsa ve evi annemden 11000 tl ye yarısını almış gözüküyor. ben hakkımızı geri nasıl alabilirim. vasiyet notları da ortada yok biz bu mal paylaşımını bozdurup her iki arsayı ve evleri yarı yarıya alabilirmiyiz... bana acil cevap verirseniz memnun olurum şimdiden TEŞEKKÜRLER....
-
Yazan: April 7th, 2009, 10:30pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 7th, 2009, 10:30pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 6th, 2009, 10:18pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 6th, 2009, 10:18pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 6th, 2009, 10:18pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 6th, 2009, 9:48am MSD - alex2
selam,benim size bir sorum vardi.Biz üc kardesiz ben ve iki kiz kardesim,Annem ve Babam kardeslerimle uzun süredir görüsmüyor,onlara ben bakiyorum.su an ikiside rahatsiz,ilerde bizim miraz paylasimimiz nasil olur,kardeslerimde benimle ayni hakki alirmi.birde ikiside Türk vatandasligindan cikip Alman vatandasligina gectiler,babamin köyde tarlalari var,birde sehir yerinde daireleri,duydugum kadariyla yabanci vatandasliga gecenler köylük yerden fazla bir hak alamiyormus,bu dogrumu acaba?beni aydinlatirsaniz sevinirim.
-
Yazan: April 5th, 2009, 11:23am MSD - Madmax
-
Yazan: April 5th, 2009, 11:23am MSD - Madmax
-
Merhaba,
İşe yeni başlayan her kişiye yapacağı işle ilgili görev ve yetki tanımı yapılmakta ancak işveren yada işveren vekilinin bu tanımlara genellikle eklediği ve 'işçi işverenin yada işveren vekilinin uygun gördüğü diğer işleride yapmak zorundadır' ibaresi' ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı bir durum olusturuyormu? örnek olarak beyaz yakalı bir çalışandan işin nitelikleri durumu bunlarıda gerektiriyor diyerek mavi yakalı bir kişinin yapacağı işi yukarıdaki gerekçeye dayandırarak yaptırmaya çalışması...Görev ve yetki tanımlamaları net ve açık sekilde olmalımı yoksa bunu işveren ucu açık şekillere çevirerek kullanabilirmi
-
Merhaba,
İşe yeni başlayan her kişiye yapacağı işle ilgili görev ve yetki tanımı yapılmakta ancak işveren yada işveren vekilinin bu tanımlara genellikle eklediği ve 'işçi işverenin yada işveren vekilinin uygun gördüğü diğer işleride yapmak zorundadır' ibaresi' ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı bir durum olusturuyormu? örnek olarak beyaz yakalı bir çalışandan işin nitelikleri durumu bunlarıda gerektiriyor diyerek mavi yakalı bir kişinin yapacağı işi yukarıdaki gerekçeye dayandırarak yaptırmaya çalışması...Görev ve yetki tanımlamaları net ve açık sekilde olmalımı yoksa bunu işveren ucu açık şekillere çevirerek kullanabilirmi
-
Yazan: April 4th, 2009, 7:06pm MSD - Madmax
-
ZORMUDUR
Sevgiyi bulmak çok mu zordur
Bir anlık mutluluk için bile olsa
Verilmez mi sevgi
Sevgi vermek bu kadar zor mu?
Gönül dinler mi dur demeyi
Umutlar yoksa beklemeyi
Beklerim yıllar sonra gelecek sevgiyi
Bu kadar zor mu bulmak sevgiyi
Acılarıma kader deyip geçeyim mi?
Benimde ağlamadan günüm geçer mi?
Tomurcuk güller solmadan açar mı?
Bu kadar zor mu bulmak sevgiyi
Gül demiş annem adıma
Aylar boyu gülsün diye
Muhtacım bir damla sevgiye
Zor mu ulaşmak bu kadar sevgiye
Gül Tatar
-
Yazan: April 3rd, 2009, 6:08pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 3rd, 2009, 6:08pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 3rd, 2009, 6:08pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 3rd, 2009, 6:08pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 3rd, 2009, 6:08pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 3rd, 2009, 5:50am MSD - Madmax
-
Yazan: April 2nd, 2009, 5:47pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 2nd, 2009, 5:47pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 2nd, 2009, 5:47pm MSD - Madmax
-
Yazan: April 2nd, 2009, 5:47pm MSD - Madmax
-
Kıbrısta amaçlanan Türk askerini adadan komple çekmek.Türk ordusunun ada da ne bir askeri ne de bir üssünün olmaması amaçlanıyor.Annan planı da vadelere yayılan bir anlaşma ile asker sayısını sıfırlamayı kabul ediyordu.Belki çok küçük bir birlik ,hafif silahlardan müteşekkil kalabilecekti.
Şimdi yapılan görüşmelerde de aynı anlaşma tahtında federasyona doğru gidiş kabul edildiğinden , Türk Askeri adadan çıkarılacaktır.Garanti anlaşması devam etse de merkezi hükümet hızla silahlanmaya devam etmektedir.Rum tarafı hertürlü uçak,tank vesair mühümmata ,silahlara para akıtmaya devam etmektedir.Yani aynı hülya ve rüyaları artarak devam etmektedir.Bu ağır silahları sadece resmi törenlerde mi sergileyecekler?
Buna rağmen zorla ,ABD ve AB'nin dayatma ve baskıları ile zorla bir arada yaşamaya zorlanan bu iki halk yine tarihteki tekerrür edecek aynı tip enosis katliamları ile karşılaşabilecektir.Sırbistanı bölen kosova,makedonyayı ayıran güçler Kıbrısa gelince birleşin canım diyebilmektedirler.ÇÜNKÜ amaçlanan Türkiye'nin Kıbrısta olmasından rahatsız olmalarıdır.Oysaki Atatürk KIBRISIN Türkiyenin güney tarafının korunması için elde olması gereken bir uçakgemisi olduğunu ifade etmişti.
Bu katliamlar yapılırken ingilterenin nasıl seyirci olduğu da açık olarak kayıtlara geçmiştir.İngiltere garantör ülkedir.Fakat enosis hayaline ve bunun gerçekleştirilmesi yolundaki hareketlere müdahil olmamıştır.Sadece kan ve gözyaşını seyretmiş,ellerini oğuşturmuştur.
Buna rağmen kıbrıs ta hava ,kara ve deniz üstleri bulunmaktadır.Türkiye ise Yapılacak anlaşmalar ile Türk askerlerini çekmeyi düşünmekte,adeta yükümlenmektedir.
Rum ,yunan ikilisine güvenip oradaki soydaşlarını Giritin ,Batı trakyanın uğradığı akibete uğrayacağını görmemezlikten gelmektedir.
Bu bölgede verilen 10000'lerce şehitin kanının akmasını bedelsiz sananlar , birgün biryerlerde attıkları imzaların bedelini nasıl ödeyeceklerini iyi düşünsünler.
İNGİLİZ ÜSTLERİ KALICI ,TÜRK ÜSLERİ GİDİCİ............
GİDECEKTİNDE 1974 'TE NİYE ÇIKTIN.
KIBRISTAN ÇEKİLME YENİ ÇEKİLMELERE NEDEN OLACAKTIR.
HEP BERABER GÖRECEĞİZ.
-
Hükümetler yolcu, Devlet hancı
Sen yolcu, Millet hancı
Kalıcı olan fani olmayandır.Fani olanın bıraktığı iz nedir?
Gittiğinde arkasından ifade edilen
Beylik lafları ,ölenin arkasından kötü konuşulmazı geçtiğinizde geri de ne kalır?
Nakaratta söylendiği gibi , Sezen Aksu'nun ifadesiyle
Sultan Süleymana kalmadı dünya
Hiçbir kitap yazmaz..........
Devlet denen kurum bir milletin Tüzel kişiliğini oluşturur.Sahibi TÜRK MİLLETİ 'dir.Anayasa ile Millet Tüm Devlet Birimlerine Yetki verir.Kendi çıkarına ,yararına ,çalışmak kaydıyla.........
Millet getirir millet götürür.Hükümet ise geçici görevli olan ,yetkisi kısıtlı olan ,Milletin bir kısmının o günkü şartlarda verdiği oylarla yetkilendirdiği,bir sonraki dönemde yetkilendirip yetkilendirmediği de BELİRSİZ OLAN 'bir organın yürütmesiyle görevlendirilmiştir.
Fransa da 1789 İhtilalinden önce krallar BEN DEVLETİM derlerdi.Dediğim dedik ,çaldığım düdük şeklinde ,sağa sola kükrer ,ne kanun ne nizam dinlerlerdi.
İşte anayasalar ,Anayasa Mahkemesi bu zorbalıklara karşı bir direnme ,ihtilalleri önleme ,kanunsuz yönetime dur deme,Kendi kafasına göre hükümetlerin yönetme,yasama yoluyla çıkardığı kanunların özgürlüklere ,hukuka aykırı olması tehlikesi nedeniyle insanoğlunun ortaya koyduğu bir sigorta oldu.
Anayasa gelip geçici ,fani hükümetlerin elinde bir oyuncak olmasın, kendi görüş ve anlayışlarına göre anayasa yapıp ülke sathına dayatmada bulunmasınlar diye anayasanın değiştirilmesi ,veya değiştirilememesi ağır koşullara bağlanmıştır.
Çünkü Anayasa Devletin vatandaşla olan bağı ,sınırların çizildiği bir iskelet sistemidir.Taşıyamayacağı yükü yüklerseniz.Yada kemiklerin orantısını değiştirirseniz.Başı ayak ,ayağıda baş yaparsanız.Bir adım dahi atamaz.Koşan ayak ,bir süre sonra yürümekten de aciz kalır.
Hükümetin görevi anayasayı kendine uydurmak değil ,anayasaya uymaktır.
Anayasa Tüm yurttaşların ,her Türk Vatandaşının iradesiyle ayakta kalabileceği gibi değişikliklerinde UZLAŞMA ile yürürlük kazanacağı açıktır.
Fani olanın ,geçici olanın,bir dönem gündemde olanın,bir dönem hükümette olanın, ülkenin Milli ve Maddi değerlerini ,Kurucu Unsurunu ,Tarihsel çercevesini dikkate almadan yürüttüğü her türlü adım GEÇİCİ olmaya MAHKUMDUR.
Kalıcı Olan Tek Güç TÜRK MİLLETİ 'dir.
Dönün bakın siyasi partiler mezarlığına ........
ki bunlar hükümetler kurmuştu ne oldu?
Kimler geldi kimler geçti (Ajda PEKKAN)