Temmuz ayının ilk günlerinde dünyanın en gizemli ve güzel şehri diye öğrendiğim, bildiğim İstanbul’u bir tur organizasyonu ile gezmek fırsatı buldum. Üniversiteyi İstanbul’da okudum ve dört yıldan fazla bir kaldım ama bu tura iyi ki katıldım dedim kendime ve dostlarımla paylaşmak istedim.
İstanbul´un öyle deli bir ritmi, o kadar yoğun bir enerjisi var ki, bu sarmalın içinde debelenirken insanlar yorgun düşüyor sanki, bazen yorgun düştüğünü anlamaya vakit bile bulamadan, sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Milyonlarca insan bu haldeyiz. Milyonlarca yürek. Bir o kadar gönül sanki varmak istiyor bir yerlere doğru telaş içinde.
Boğaz turundan sonra Dolmabahçe, ardından Topkapı sarayı. Sultanahmet köftecisinde öğlen yemeği. Eski anılar canlandı gözümde bir bir. Yürüyerek Nuruosmaniyden kapalıçarşıya girip oradan sahaflar çarşısına geçtim. Heyecanla ÇINARALTI’NA KOŞTUM. Bir yudum çay içmek, eski ünleri yad etmek için. Ama oda ne? Çınaraltı yok. Masalar kalkmış. Çay yok. Müthiş bir hayal kırıklığı yaşadım. Sonra üniversitemin kapısına uzun uzun baktım. 20 yıl geriye gittim geldim.
Buruda yaşayan insanların durup düşünmeye vakti kalmıyor adeta. Bir de bu yetmezmiş gibi devamlı birbirlerini didikliyorular. Birbirlerinin enerjisini tüketiyor. Bu arada güzel şehir elleri arasından sıcak bir kum gibi akıyor. İstanbula dokunup ruhunu kavrayamamak ne kötü. Bazen merak ediyorum,bu İstanbul´da yaşayanlar İstanbul´u ne kadar yaşıyor ?
İstanbul’da 4 gün Piyer Loti Tepesindedoya doya haliçi seyrederek kaldıktan sonra dönüyorum. Gelir gelmez başlıyor içimde İstanbul özlemi. Çılgın ve güzel şehir. Bize rağmen hâlâ güzel olan, güzel kalan şehir. Kalbi tıp tıp atan şehir Sokakları mavi mor damarlar gibi incecik, rengarenk ve bir ahenk. Karmaşık, çelişkili, her taşı altın olmasa bile muhakkak birer hikaye olan İstanbul! Hiçbir şehir tutamıyor yerini.
